Son Umut

    Öteki Sinema için yazan : Masis Üşenmez   
    
  

2006'nın en önemli bilim kurgu filmi son umut ilerleyen zamanda da kült bilim kurgu filmleri arasında kendine bir yer bulacaktır. Alfonso Cuarón'un başarılı yönetiminin yanında Clive Owen, Julianne Moore ve Michael Caine gibi her daim karizma yıldızları bünyesine katan film, başarısını üç oscar adaylığı ve kazandığı iki  BAFTA ile de perçinledi.

2027 yılında post apokaliptik Londra sokakları terörist saldırılar ile yıkılmaktadır. Uzun yıllardır insanlığı esir alan kısırlık problemi yeni nesillerin oluşmasına  izin vermemiş ve bu nedenle insan türü yok olmanın eşiğine gelmiştir. Bütün bu problemlerin yanında Britanya ayakta kalan son devletlerden biri olduğu için sürekli göç almaktadır ve göçmenler Londra'nın farklı bir bölgesinde yığınlar halinde tutulmakta, yasadışı gelişleri engellenmeye çalışılmaktadır. Bütün bu karmaşanın içinde eski bir aktivist olan Theo Faron (Clive Owen)'un en büyük problemi ise eski eşinin de yardımı ile afrikalı bir göçmen kadının güvenliğini sağlamaktır. Kadının önemi bu ortamda hamile kalmayı başarabilmiş olmasıdır.  Theo'yu kaçıran, eski eşi Julian Taylor (Julianne Moore)'ın başını çektiği göçmen haklarını savunan bir terörist grup ondan hamile Afrikalı'nın evraklarını hazırlatmasını ve böylece güvenli bir şekilde doğumun gerçekleşmesini istemektedirler. Theo eski eşi Julian'ın da ısrarları ve bir miktar paranın da yardımı ile işbirliğine gitmeyi kabul eder ve böylece macera başlar. Ancak daha ilk dakikada yolculuk bir saldırı ile başlar ve Julian bu saldırıda öldürülür. Bundan sonra Theo'nun tek yapabileceği kızla beraber kaçıp sağ salim Tomorrow adlı gemiye ulaşabilmektir.

            Senaryosunun P. D. James'in aynı adlı romanından alan film tek çekimde tamamlanmış uzun aksiyon sahneleri gibi zor tekniklerin altından başarılı bir şekilde kalkıyor. Kısırlığın nedeni tam olarak anlaşılmasa da çevre kirliliği ve global ısınma referans alınıyor. Film ırkımız çoğalamazsa başımıza neler gelir gibi bir soruya cevap aramaya çalışıyor. Romandan farklı olarak filmde kısırlık problemi erkekden kadına kaydırılmış. Böylece insanlığın umudunun yokolması daha dramatik bir dille verilmeye çalışılmış.        

     

             Filmin sonu özellikle açık uçlu bırakılıyor öyle ki kim nasıl bir son istiyorsa onu çıkarabilir.  Cuarón'un bu konudaki yorumu "Filmin sonuna hafif bir umut serpiştirdik. Eğer olumlu bir insansanız filmden mutlu bir sonla ayrılabilirsiniz ama karamsarsanız tamamen umutların tükenmiş olduğu bir son sizi bekliyor.”


    İkinci defa Londra'yı mekan almış bir film çeken yönetmen mekan tasarımlarını Blade Runner'ın tam tersine anti futuristik bir şekilde ayarlamış, böylece seyircilerin başka bir distopyaya değil filmin anlattıklarına odaklanmalarını istemiş. Filmin asıl teknik başarısı olan tek çekim aksiyon sahneleri özellikle üç planda öne çıkıyor: karısına suikast sahnesi (dört dakika!), bebeğin doğumu (199 saniye) Theo'nun kaçırılma sahnesi (455 saniye). Tabii bu sahnelerin çekimi oldukca zor olduğundan yer yer CGİ efektlerin kullanılması gerekmiş, yani her şey göründüğü gibi de değil.  Yine de yönetmene hakkını vermek gerekir, çünkü bu sahneler o kadar akıcı ki sanki bir ilizyonist duruyor karşınızda. Filmin alt metni çok geniş ve sizi uzun süre düşündürecek göndermeler içeriyor. Temelde bir aksiyon bilim kurgu filmi olmasına rağmen aslında günümüzün 11 eylül sendromundan tutun da çevre kirliliği, terörizm, amerikan politikaları her yönüyle senaryoda irdeleniyor. Örneğin göçmenlerin tutulduğu bölgeler aslında Abu Ghraib ve Guantánamo'nun bir kopyası. Filmin özellikle kullandığı belgesel ve televizyon haberi imiş gibi duran sahneler sanki az önce CNN'in ırak savaşından geçtiği canlı bağlantılar. Cuarón'un bir başka açıklamasına bakacak olursak “ Rus binalarından çıkarlarken kollarında çocuğunun ölüsünü taşıyıp ağlayan bir kadını görüyorlar. Bu sahne balkanlarda çekilmiş gerçek bir fotoğraftan alıntı. O fotoğraf da aslında Michelangelo'nun La Pieta tablosuna bir göndermedir. Sahnelerde bu şekilde elimizden geldiğince gerçek olaylarla bağlantılar kurmaya çalıştık.”


            Filmi eleştirirken tabii ki hristiyanlık göndermelerine de değinilmeden olmaz. Filmin adı zaten incildeki bir ayetten alıntıdır. “Thou turnest man to destruction; and sayest, Return, ye children of men” Yönetmenin de dediği gibi film “neredeyse” hrstiyanlık hikayesini anlatmaktadır. Film kritikleri tam da Hz. İsa'nın doğumunun kutlandığı noel günü gösterime giren filmi bir modern zaman Hz. İsa'nın doğuş hikayesi olarak sunmuşlar. Müzikler de filmin bu ilahi yanını öne çıkaracak şekilde kilise müziklerini hatırlatıyor. Bir garip bağlantı da Theo'nun kızın hamile olduğu haberini bir samanlıkta alması ve bu sahnenin isa'nın doğum tasvirlerine benzemesi. Beni en çok etkileyen sahnelerden birisi  olan doğum sonrasında binadan inerlerken askerlerin ve mültecilerin yollarını açması ve sessiz bir şekilde yeni doğmuş bebeğe bakmaları ki bu sahne tek çekim ve üçbuçuk dakika civarı sürüyor, imgelemeler isa'nın Nasıra'dan kaçırılmasına atıfta bulunuyor.

            Son söze gelirsek Son umut kesinlikle popcornları alıp seyredebileceğiniz bir film değil. Filmin sistemle problemleri var ve sizi de bu konuda ortak yapmaya çalışıyor. Ağır ilerlemese de sonuçta Matrix de değil. Ne ile karşılaşacağınızı bilerek izlerseniz daha mutlu ayrılırsınız Son Umut'tan.



Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !