Stephen King'den The Mist

“Tek kelimeyle berbat bi film. bikaç bilimkurgu filimlerindeki canavarları birleştirip bi filim yapmaya çalışmışlar. ama çok kötü olmuş. boşuna zamanınızı harcamayın”

“Arkadaşlar Frank Darabont ve Stephen King yapacağını yaptı yine… Müthiş bir uyarlama korku gerilim ve çaresizlik dolu dakikalar... ne diyebilirim ayakta alkışlıyorum. Mutlaka görün, son yıllarda seyrettiğim en etkileyici filmlerden biri!.”

Beyazperde, net ortamında vizyon filmlerinden haberdar olmak için takip ettiğim, beğendiğim bir sinema sitesidir. Filmlerin kendilerine ait sayfaların altındaki okur yorumları da her zaman eğlenceli ve farklı okumalara sahiptir. Yine de yukarıda iki örneğini gördüğünüz üzere, bir sanat eseri (Sinema 7. sanat mıdır? konusuna hiç girmeyelim) üzerinde, özellikle de kendi ürünlerinden yeni referanslar üreten ve klişelerini yıllardır yeniden ve yeniden tüketen korku, fantastik sineması söz konusuysa, anlaşmak pek mümkün değil…

“The Mist” filmi, ki filmi yazarken Türkçe uydurulmuş ismi olan “Öldüren Sis”i asla anmayacağım çünkü böyle bir filme verilebilecek en uyduruk, en özensiz ismi kimin seçtiğini çok merak etmekteyim! Atilla Dorsay, yıllar önce yazdığı “The Games” filminin eleştirisinde, sürpriz bir finale sahip bu filmin isminin neden “Haris Kocanın Tuzağı” olarak Türkçeye çevrildiğini sorgulamaktaydı… Görünen o ki, aradan on yıllar geçmiş olmasına rağmen gişe rahatsızlığı hâlâ böyle abuk sabuk isimler seçilmesine sebep olabiliyor. Ne diyelim; Allah ıslah etsin!

Tekrar filme dönecek olursak; “The Mist”, başından beri merak ve ilgiyle izlenen, beklenen bir proje oldu çünkü ortada daha önce “Esaretin Bedeli – The Shawsank Redemption” , “Yeşil Yol – Green Mile” gibi her sinefilin arşivinde mutlaka bulunan iki müthiş filme hayat vermiş yazar Stephen King ve yönetmen Frank Darabont ortaklığı vardı. Bizdeki Yavuz Turgul, Şener Şen projelerine benzer bir ilgi uyandıran film, vizyon görene kadar kitabın hayranları tarafından ilgiyle takip edildi. Stephen King’in “Skeleton Crew” isimli kitabındaki bir hikâyeden uyarlanan senaryoda: Kuvvetli bir fırtına sonrası meydana gelen sis, tüm kasabayı kaplar. Bu yoğun siste ortaya çıkarak, insanları yiyerek beslenen yaratıkların varlığından haberdar olan insanlar, süpermarketin içinde kapana kısılmış durumdadırlar.

Bu tedirgin bekleyiş esnasında süpermarketin içindeki insanlar ikiye ayrılır, bazıları intikamcı bir tanrının bu yaratıklara hükmederek insanları kurban etmeyi emrettiğine inanırken, bazıları buna inanmaz ve içerdeki tehdit, dışarıdakinden daha korkunç sonuçlar doğuracak hale gelir.

Film ilk algılama ile sizi envai çeşit Dünya dışı yaratıkla korkutmaya çalışan bir korku gösterisi gibi gözükse de aslında minik bir toplum modelinin dışarıdan gelen bir tehditle nasıl değişebileceğine ve bazı bireyler için nefes alma imkânı bırakmayacağına dair bir deney olarak da yorumlanabilir. Din unsurunun insanı nasıl etkisine alıp şekillendirebileceği ve korku ile baskı kuran bireylerin meczupluktan bir anda peygambere dönüşebilecekleri 2 saat boyunca izleyene, özellikle 2008 Türkiye’sinde yaşayan bizlere acı ve sert bir şekilde gösteriliyor. Bu bakımdan düşünce olarak “The Mist”i, yine yakın zamanda seyrettiğim tamamen farklı ülkelere ve türlere ait iki film olan “Persepolis” ve “Uçurtma Avcısı – The Kite Runner”a yakın buldum. Bu arada filmin hemen başında bizi çok hoş bir haberci sürpriz beklemekte; baş karakterimizin işi sinema afişi çizmektir ve çalıştığı atöl-yede duvara asılı afiş daha önce sinemaya uyarlanmış The Thing filmidir (2009 da yeniden çekilecek) ve o anda Kara Kule filminin afişi üzerinde çalışmaktadır. Buradan Kara Kule ve kahramanı Roland’ın serüvenlerinin beyazperde de gözükmesinin yakın olduğu izlenimini edindim ve oldukça sevindim.

Frank Darabont, King uyarlamalarını seven ama onun canavarlarından ziyade yarattığı karakter ve mekânlarla ilgilenen bir yönetmen… Açıkçası ben bile “Esaretin Bedeli”nin bir King öyküsü olduğunu duyduğumda vaktiyle oldukça şaşırmıştım. Çünkü ülkemizde, Stephen King yakın zamana kadar hayalet, canavar öykülerinden başka bir şey yazmayan modern bir Amerikan edebiyatçısı olarak biliniyordu. Darabont iki duyarlı King öyküsünü sinemalaştırdıktan sonra bu defa arada kalmış bir öykü olan korkutmaktan geri kalmazken bir dram yaratabilen The Mist’i seçmiş ve Guillermo Del toro gibi Avrupalıların rahatlıkla yapabildiği gibi filmini tek bir türe ait algılamaya mahkûm olmaktan kurtarmış. King’in kitabını okuduğumda öyküyü 50’lerin atom, radyasyon, uzaylı istilası serilerine yakın bulmuştum ama anlatılan birey çatışmaları da oldukça ilgimi çekmişti. Darabont, öykünün içindeki küçük öykü kısmını daha çok önemsemiş ve doğru bir tercih yapmış…

Seyrederken anlayacaksınız ki, The Mist’de size saldıran yaratıklardan çok daha fazlası var. Fazla ipucu vermeden, erkek çocuğu olan babaların bu filmden çok fazla etkilenerek, hatta duygusal bir şoka uğrayarak çıkacaklarını belirtmeliyim. Son olarak; “The Mist” seyirciyi korkutma görevini başarıyla yerine getiren, zeki ve farklı bir senaryo ve Hollywood için oldukça aykırı bir sona sahip...
 Hepten sıkıcı hale gelmiş,  fantastik, bilim kurgu ve korku sinemasına farklı bir dokunuş ve katkı sağlayan güçlü bir film… Çarpıcı finalde fonda duyduğunuz etkileyici müzik ise “Dead Can Dance” grubuna ait "Searphim Falls" adlı çalışma…

Hepinize sevgiler ve bol fantastikli günler diliyorum.
Murat Tolga Şen

Yorumlar (0) :: Sizin Yorumunuz :: Bağlantı


70'li Yılların Canavarları Saldırıyor


70’li yıllarda, daha küçük bir çocukken, en çok sevdiğim iki şey; çizgi roman okumak ve sinemaya gitmekti. Çizgi romanların büyülü atmosferi her zaman çekmiştir beni. İşte ben ders kitabının içinde çizgi roman okuyan, sinema önlerinde değiş tokuş yapan bir kuşağın temsilcisiyim. Okulumu aksatacak düşüncesi ile, tatil dönemleri hariç çizgi roman okumama izin verilmezdi. Kaç kez okurken yakalandığımda annem tarafından yırtıldıklarını ya da sobaya atıldıklarını hatırlıyorum çizgi romanlarımın. Annem yırtar, ya da sobaya atar, babam ise daha insaflı davranır, erişemeyeceğim yükseklikte bir yerlere koyardı. İşte o çizgi romanların içinde “1001 Roman” adında, ince, 16 sayfalık fasiküllerden oluşa bir seri vardı ki aklımı başımdan alırdı. Tıpkı seriyal filmlerin mantığında, ikişer ya da üçer sayfalık devamlı öykülerden oluşan bir seçki sunardı bize; Sihirli Göz, Demir Pençe, Rory McDuff, Canavarlar Çarpışıyor, Dünya Tehlikede, Devlerin Tehdidi... 1001 Roman’ları hiç bayiden satın aldığımı hatırlamıyorum. 60’lı yıllarda yayınlandıkları için. Ancak eski sayılarını, sinema önlerinde açılan tezgahlardan topladığımı biliyorum... Sinema ise malum... 1001 Roman’ın (ve de Doğan Kardeş’in) etkileriyle olsa gerek, fantastik ve bilimkurgu filmleri ile serüven filmleri ilgimi çekerdi. O dönem için gözde filmlerimi getiren şirket; kesinlikle “Özen Film”di... Muhteşem filmler getirirdi benim için; Biyonik Adam Canavarlara Karşı (Super Infra-Man-1975), Tanrıların Dehşeti (The Land That Time Forgot-1975), Atlantis Kayıp Ülke (Warlords of Atlantis-1978), Yaratık (Alien-1979)... Elimde bu dönemden kalma ve üçünü “Özen Film”in getirdiğini hatırladığım dört film, biri “double feature” üç DVD var tanıtmak istediğim...

İlk DVD; 1975 yapımı Tanrıların Dehşeti (The Land That Time Forgot) ile 1977 yapımı, devam filmi, Tanrıların Dönüşü’nü (The People that Time Forgot) barındırıyor ve M.G.M’in “Midnite Movies” serisinden çıkmış. iki film de, ünlü fantastik kitaplar yazarı, Tarzan’ın da yaratıcısı Edgar Rice Burroughs’un (1875-1950) “Caspak” serisinin (1918), aynı adlı iki kitabından, yönetmen Kevin Connor tarafından filmleştirilmiş. Üstelik ilk filmin senaryo ekibinde ünlü bilimkurgu ve fantastik yazarı Michael Moorcock’un olması da cabası... Tanrıların Dehşeti; 1. Dünya Savaşı sırasında geçer. Bir Alman denizaltısı tarafından batırılan İngiliz gemisinden kurtulanlar, Bowen Tyler (Doug McClure) önderliğinde bir yolunu bulup, denizaltıyı ele geçirirler. Kurtulduklarını zannederlerken, bu kez de bir İngiliz savaş gemisi denizaltıya saldırır. Denizaltı dibe dalmak zorunda kalır ve yolunu kaybeder. Sualtında bir geçitten ilerleyerek, garip bir mekana gelirler. Burası binlerce yıl öncesinden değişmeden kalmış, Caprona adında bir yer, gizli bir ülkedir (King Kong filmlerindeki Kurukafa Adası gibi). Çok geçmeden dinazorlarla karşılaşırlar, ardından da savaşçı ilkel insanlarla. Gökyüzünde “Pterodactyl”lerin uçtuğu, ormanlarda ise “Allosaurs”ların kükrediği bu ülkede güvende değillerdir. Almanlar ile İngilizler bu tehlikeli bölgeden kurtulana dek ittifak yapmaya karar verirler. İlkel insanlar arasındaki savaşa girerler. Daha sonra keşfederler ki, ülkede zengin petrol yatakları vardır. Bu petrolü işleyip, denizaltı ile geri dönmeyi planlarlar. Bu arada Almanlar tekrar yönetimi ele geçirirler... Ada patlamaya başlarken, Almanların komutasındaki denizaltı Bowen Tyler ve Lisa’yı (Susan Penhaligon) geride bırakara yola çıkar. Tyler ve Lisa, kayaların üzerinden denize, şişe içinde bir mesaj fırlarırlar ve karlı dağlara doğru ilerlerler... Bu filmdeki denizaltı efektlerini Stingray kukla dizisinden ve de James Bond’lardan da tanıdığımız Derek Meddings yapmış...

İkinci film Tanrıların Dönüşü, ilk filmin kaldığı yerden başlar. Tyler’in mesajı bulunmuş, bir kurtarma ekibi hazırlanmıştır. Mesajda anlatılanlara göre bir harita çıkarılır. Ardından dev bir buzkıran gemisiyle yola çıkılır. Gemide yüksek dağları aşmak için, silahlarla donatılmış, pervaneli bir uçak da vardır. Ekibin bir kısmı bu uçakla dağları aşarak Caprona’ya gelir. Çok geçmeden gökyüzünde dev bir Pterodactyl’in saldırısına uğrarlar. Uçak yara alır ve gövde üzerine iniş yapar. Kazayı küçük sıyrıklarla atlatan ekip, Tyler’i bulmak üzere yola koyulurken sadece pilot uçağı onarmak için orada kalır. Canavarlarla dolu ormanlardan geçerler. İlkel (ama çok güzel) bir kadını, mağara adamlarının elinden kurtarırlar. Kadın Tyler’in bulunduğu yeri bildiğini anlatmaya çalışır. Tekrar yola koyulurlar.Çok geçmeden ilkel insanlardan biraz daha ileri döneme geçmiş barbar bir kavmin tutsağı olurlar. Tyler’da burada tutsaktır. Kaçmak için fırsat çıktığında harekete geçerler. Çıkan çatışma sırasında Tyler ölür. Maceralı bir yolculuktan sonra ilkel kızı alarak gemiye dönerler... Tanrıların Dönüşü, öykü kurgusu olarak bana Maymunlar Cehennemine Dönüş (Beneath the Planet of the Apes-1970) filmini hatırlattı. Oradaki karakterin adı Taylor (Charlton Heston) idi. Buradaki Tyler. Yine bir ekip zamanda atlama yaparak, mahsur kalmış olan Taylor’u kurtarmaya gidiyor, Taylor çıkan çatışmada ölüyor, ekip de ilkel kadını alıp gidiyordu...

Her iki filmi de barındıran çif taraflı diskte ekstra olarak yalnızca filmlerin fragmanları olmasına karşın, meraklısının gözü kapalı alması gerektiğine inandığım bir DVD bu...

1977 yapımı Dev Karıncalar İmparatorluğu da (Empire of the Ants) tıpkı yukarıdaki iki film gibi Özen Film’in getirdiği ve vizyona soktuğu H. G. Wells (1866-1946) uyarlaması kült bir film. Yönetmenliğini, düşük bütçeli “Dev Hayvanlı Filmler”in bir kaç ustasından biri olan Bert I. Gordon yapmış. Bert I. Gordon’u yine Özen Film’in getirdiği Dev Tohumu (The Food of the Gods) filminden biliyoruz. Aslında Dev Tohumu ve Dev Karıncalar İmparatorluğu, Wells’in “The Food of the Gods and How it Came to Earth” (1904) adlı romanı iki bölüme ayrılarak ve de moderleştirilerek çekilmiş filmler. Dev Karıncalar İmparatorluğu’nda; şehirden uzakta olan bir adada, yazlık site inşa eden bir şirketin adaya yaptığı tanıtım turu sırasında meydana gelen inanılmaz olaylar anlatılıyor. Şirketin temsilcisi olan Marilyn Fryser (Joan Collins), kaptan Don Stokely’in (Robert Lansing) teknesine bindirdiği konuklar ile adaya gelir. Çok geçmeden dev karıncaların ortaya çıkıp onlara saldırır. Tekne patlar. Bir panik başlar ve herkes ormanın derinliklerine doğru kaçar. Karıncalar konukları yavaş yavaş avlarlar. İçlerinde Marilyn Fraser ve kaptan Stokely’in de olduğu bir ekip, adanın derinliklerinde bir kasaba keşfederler. Bu kasabada, karşılaştıkları olaylardan daha garip olaylara tanık olacaklardır. Filmin jenerik bölümünde gördüğümüz üzere, bir tekneden denize atılan radyoaktif atık dolu variller karaya vurmuş ve karıcaların devleşmesine neden olumuşlardır. Anlayacağınız çevreci mesajları yoğun olan bir film Dev Karıncalar İmparatorluğu... DVD’de ekstra olarak hiç bir şey yok. Ama yine de meraklısınca arşive katılması gereken filmlerden... Çok sevdiğim bu filmin DVD’sini sevgili dostum Oky ile yaptığım bir takas sonucu arşivime katmıştım. Tıpkı eskiden sinema önlerinde yaptığımız çizgi roman takasları andıran cinsten...

1977 yapımı Hayvanların Günü (Day of the Animals) ise tipik bir “Hayvanların Dehşeti” filmi. Bildiğimiz üzere bu tarzın en önemli ve öncü filmi Hithcock’un Kuşlar’ıdır (The Birds-1963). Kuşlar’dan sonra özellikle de “B” filmi piyasası için benzer düzinelerce film yapılmıştır. Yönetmen, ormanlarda ve koruluklarda geçen, vahşi bir ayının dehşet saçması üzerine kurulu Grizzly (1976) adlı filmle tanınan William Girdler... Hayvanların Günü; daha başlangıç bölümünde ciddi ve çevreci mesajlarını izleyicinin gözüne sokuyor. Ozon tabakasının delinmesi, ultra violet ışınlarının dünyayı ve canlıları kötü yönde etkilemesi üzerine bir film bu. Hayvanlar çıldırıyor ve Amerikan kırsalında tatile gelmiş olan bir gurup doğa severe saldırıyorlar. Film; böyle giderse, ozon tabakasını delecek davranışlar sergilemeye devam edersek, olabileceklerden bir kısmı bunlardır üzerine iyice yoğunlaşıyor. Kadroda Leslie Nielsen ve “B” filmlerinin bildik oyuncularından Christopher George da var. Richard Jaeckel, Michael Ansara ve Lynda Day George da cabası... Müzikler, Lalo Schifrin’e ait... Bu türün içinde benim vazgeçilmez, küçük bütçeli “B” filmlerimden birisi Hayvanların Günü... DVD’de hiç bir ekstra bulunmamakta...


Metin Demirhan

yazının orjinal hali burada bulunmaktadır.




Yorumlar (1) :: Sizin Yorumunuz :: Bağlantı


Hot Fuzz

Çocukluğumdan beri İngiliz komedilerini tarzından dolayı hep sevmişimdir. Mounty Pythoon gibi başarılı komedi filmleri ile zirve yapan İngiliz sineması uzun süre duraklamaya geçmişti. Sonrasında çekilen Full Monthy tüm dünyada büyük bir başarı kazanınca yeniden canlanmaya başlamıştı. Ancak geçtiğimiz yıllarda iki Britanyalı İngiliz komedilerine Shaun of Dead ile yepyeni bir soluk getirdiler. Tabii bu başarı ikiliyi er ya da geç yeni bir projede daha karşımıza çıkartacaktı. İşte beklenen an geldi...


Simon Pegg ve Edgar Wright'ın ikinci birlikteliklerinden doğan Hot Fuzz çılgın İngiliz komedilerini özleyenler için iyi bir alternatif. İlk filmleri Shaun of Dead ile hem zombi filmi fanatiklerini kahkahaya boğan ikili bu filmde de Hollywood'un polisiye filmlerini tiye alıyorlar. Simon Pegg'e bu yolda Shaun of Dead'de olduğu gibi yine Nick Frost eşlik ediyor.


İkiliyi bir polisiye film çekmeye iten sebebi Wright şöyle açıklamış “ Her ülke sinemasının büyük ve iyi bir polisiye macera filmi vardır. Oysa ki İngiltere'de şimdiye kadar denenmemiş bir tür. Biz de bu boşluğu değerlendirmek istedik”.


Nicholas Angel, Londra'nın en başarılı polisidir. Sayısız ödül ve takdirnamesi ve işine adanmış kişiliği önce karısından boşanmasına daha sonra da şeflerinin çok göze battığı için bir taşra kasabasına sürmesine neden olur.


Angel kasabaya ilk gittiği gece bardan yaşı tutmayan çocuklar ile içkili araba kullanan bir tipi karakola götürecektir. Oysa ki kasaba İngiltere'nin suç oranı en düşük bölgesidir ve bölge komiseri bu gibi ufak(!) suçlarla bu oranı arttırmak istememektedir.


Angel o gece kör kütük sarhoş olarak yakaladığı kişinin kendi yardımcısı olduğunu öğrenince başka bir şok yaşar. Kasabaya devriye olarak çıktıklarında Angel kasabadaki karakterleri yavaş yavaş tanımaya başlar ve herkese bir şüpheli gibi yaklaşır. Markette kurabiye çalarken gördüğü çocuğun peşinde uzun süre koşar ancak yakaladığında Market sahibi( uzun yıllar sonra Timothy Dalton) sakin ol deyip çocuktan şikayetçi olmaz.


Ondan islenen çok basittir, örneğin kasabalının kaybettiği kuğuyu bulmak gibi. Angel yavaş yavaş bu kasaba ve halkına alışmaya başlarken ilginç kazalar da meydana gelmektedir. Bir gün üstü açık arabada kafaları kopmuş iki tiyatrocu bulunurken bir başka gün kasabanın en zengini evinde gaz patlamasından ölecek bir başka gün ise kasabanın yerel gazetecisi Angel'a önemli bir sır verecekken kafasına birkaç tonluk bir taş düşüp hayata veda edecektir.

Angel bu kazalarda bir gariplik olduğunu bilmekte fakat iş arkadaşlarını bu gerçeğe ikna edememektedir. Oysa ki sürdüğü iz kasabada kirli işler çevrildiğini gün yüzüne çıkaracaktır.


Yönetmen Edgar Wright ve filmin yıldızı Simon Pegg'in ortak yazdıkları senaryo on sekiz ay gibi uzun bir zamanda ortaya çıkarılmış. İkili 138 polisiye film izledikten sonra tüm klişeleri ortaya döküp filmlerinde kullanmaya çalışmışlar. Filmin ismi de seksenli ve doksanlı yıllardaki polisiye filmlere gönderme olarak seçilmiş.

Filmin geçtiği kasaba Somerset, Wright'ın amatör yapımı Dead Right'da da fonda kullandığı kasabadır. Ayrıca filmde ilk filmlerine de birçok gönderme yapılmaktadır. Frost'un karakterinin Pegg'e cornetto aldığı sahne SoD'de de var. Hatta ikili bu yüzden çektikleri filmleri Kan ve Dondurma Üçlemesi adını takmışlar. Her filmde farklı cornetto yeniyormuş.


İki filmi karşılaştırırsak Shaun of Dead oldukça başarılı bir korku komedi denemsiydi. Zombi filmlerinin tavan yaptığı bu zamanda ilaç gibi gelmişti. Hot Fuzz ise artık daha bir eskimeye tutmuş aksiyon polisiyeleri irdeliyor. Zamanında Leathal Weapon, Point Break, Bad Boys gibi iyi örneklerin klişeleri ile dalga geçerken ilk filmde olduğu gibi yine farklı çekim teknikleri ile seyirciye nefes aldırmıyor. Öyle ki birkaç sahnede gülmek için zamana ihtiyacınız olup filmi durdurmak isteyebileceksiniz.


Yine ilk filmlerindeki tam korkacakken absürt bir sahne ile seyirciyi gülümsetme çabası bu filmde de var. Omen'den beri gördüğüm en farklı öldürülme vakaları ile karşılaşırken polis ekibinin olaya bakışı ve Angel'ın çaresizliği seyirciyi güldürüyor.


Bu arada filmin içine kişisel silahlanma, küçük kasabaların büyüme çabaları, düzene aykırı insanların toplumdan uzaklaştırılması gibi gerçekler de komedi unsurları ile eleştiriliyor. Örneğin bir köylünün evinden Ergenekon Operasyonunda bulunandan daha fazla silah çıkarılırken bir de dev bir deniz mayını bulunuyor.





Birçok sinema dergisi tarafından 2007'nin en iyi komedi filmi seçilen Hot Fuzz belki sizi gülmekten öldürmeyecek ama süründüreceğine dair bazı şüphelerim var.

Masis Üşenmez

Yorumlar (1) :: Sizin Yorumunuz :: Bağlantı

<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->
Oteki Sinema

Ana Sayfa

Arşiv

iletişim

Yazarlar

Murat Tolga Şen

Masis Üşenmez

Akuma Blade

Gülnur Karakaş

Konuk Yazarlar

Utku Uluer

Xkyoya

Çevirmenler

Angelus Novus

Mahmut Akıncıoğlu

Banner & Arts

Murat Özkan

MERAKLISINA

Avalon
Shaun of the Dead
1408
Stephen King'den The Mist
70'li Yılların Canavarları Saldırıyor
Hot Fuzz
Kıymetlendik
The Shining
This is Spinal Tap
Jjakpae - City of Violence
Bloglar geliyor!
Dante 01
Mine Mutlu Filmleri
Öteki TV yayında
Fright Night
Charlton Heston aramızdan ayrıldı...
Re Animator
Bir Yudum insan - Korku Filmleri özel
Death Note
Terminator 4
A.R.O.G Kamera arkası
Gölge E-Dergi 7. Sayı
Sweeney Todd: The Demon Barber of Fleet Street
Yetimhane - El Orfanato
Olmadı tekrar çekelim: Shutter

Gerilim Hattı

KATE-GORE

  • Afis - Lobby
  • Anime
  • Bilim Kurgu
  • Cizgi Romandan Sinemaya
  • Deli Profesorler ve Deneyleri
  • Dev Yaratiklar
  • Film incelemeleri
  • iblisler - Demonlar
  • Italyan Replika
  • Kavramsal
  • Korku Sinema
  • M Demirhan Fantastik Sinema
  • Pete Tombs Fantastik Sinema
  • Post Apokaliptik
  • Sinema Nostaljisi
  • Turk Erotik
  • Turk Fantastik
  • Turk Macera
  • Uzayli istilacılar
  • Video Freaks
  • Video Hitleri
  • Yeni cevrimler
  • Yönetmen Sineması
  • Zombiler - Mutantlar