Stephen King'den The Mist

“Tek kelimeyle berbat bi film. bikaç bilimkurgu filimlerindeki canavarları birleştirip bi filim yapmaya çalışmışlar. ama çok kötü olmuş. boşuna zamanınızı harcamayın”

“Arkadaşlar Frank Darabont ve Stephen King yapacağını yaptı yine… Müthiş bir uyarlama korku gerilim ve çaresizlik dolu dakikalar... ne diyebilirim ayakta alkışlıyorum. Mutlaka görün, son yıllarda seyrettiğim en etkileyici filmlerden biri!.”

Beyazperde, net ortamında vizyon filmlerinden haberdar olmak için takip ettiğim, beğendiğim bir sinema sitesidir. Filmlerin kendilerine ait sayfaların altındaki okur yorumları da her zaman eğlenceli ve farklı okumalara sahiptir. Yine de yukarıda iki örneğini gördüğünüz üzere, bir sanat eseri (Sinema 7. sanat mıdır? konusuna hiç girmeyelim) üzerinde, özellikle de kendi ürünlerinden yeni referanslar üreten ve klişelerini yıllardır yeniden ve yeniden tüketen korku, fantastik sineması söz konusuysa, anlaşmak pek mümkün değil…

“The Mist” filmi, ki filmi yazarken Türkçe uydurulmuş ismi olan “Öldüren Sis”i asla anmayacağım çünkü böyle bir filme verilebilecek en uyduruk, en özensiz ismi kimin seçtiğini çok merak etmekteyim! Atilla Dorsay, yıllar önce yazdığı “The Games” filminin eleştirisinde, sürpriz bir finale sahip bu filmin isminin neden “Haris Kocanın Tuzağı” olarak Türkçeye çevrildiğini sorgulamaktaydı… Görünen o ki, aradan on yıllar geçmiş olmasına rağmen gişe rahatsızlığı hâlâ böyle abuk sabuk isimler seçilmesine sebep olabiliyor. Ne diyelim; Allah ıslah etsin!

Tekrar filme dönecek olursak; “The Mist”, başından beri merak ve ilgiyle izlenen, beklenen bir proje oldu çünkü ortada daha önce “Esaretin Bedeli – The Shawsank Redemption” , “Yeşil Yol – Green Mile” gibi her sinefilin arşivinde mutlaka bulunan iki müthiş filme hayat vermiş yazar Stephen King ve yönetmen Frank Darabont ortaklığı vardı. Bizdeki Yavuz Turgul, Şener Şen projelerine benzer bir ilgi uyandıran film, vizyon görene kadar kitabın hayranları tarafından ilgiyle takip edildi. Stephen King’in “Skeleton Crew” isimli kitabındaki bir hikâyeden uyarlanan senaryoda: Kuvvetli bir fırtına sonrası meydana gelen sis, tüm kasabayı kaplar. Bu yoğun siste ortaya çıkarak, insanları yiyerek beslenen yaratıkların varlığından haberdar olan insanlar, süpermarketin içinde kapana kısılmış durumdadırlar.

Bu tedirgin bekleyiş esnasında süpermarketin içindeki insanlar ikiye ayrılır, bazıları intikamcı bir tanrının bu yaratıklara hükmederek insanları kurban etmeyi emrettiğine inanırken, bazıları buna inanmaz ve içerdeki tehdit, dışarıdakinden daha korkunç sonuçlar doğuracak hale gelir.

Film ilk algılama ile sizi envai çeşit Dünya dışı yaratıkla korkutmaya çalışan bir korku gösterisi gibi gözükse de aslında minik bir toplum modelinin dışarıdan gelen bir tehditle nasıl değişebileceğine ve bazı bireyler için nefes alma imkânı bırakmayacağına dair bir deney olarak da yorumlanabilir. Din unsurunun insanı nasıl etkisine alıp şekillendirebileceği ve korku ile baskı kuran bireylerin meczupluktan bir anda peygambere dönüşebilecekleri 2 saat boyunca izleyene, özellikle 2008 Türkiye’sinde yaşayan bizlere acı ve sert bir şekilde gösteriliyor. Bu bakımdan düşünce olarak “The Mist”i, yine yakın zamanda seyrettiğim tamamen farklı ülkelere ve türlere ait iki film olan “Persepolis” ve “Uçurtma Avcısı – The Kite Runner”a yakın buldum. Bu arada filmin hemen başında bizi çok hoş bir haberci sürpriz beklemekte; baş karakterimizin işi sinema afişi çizmektir ve çalıştığı atöl-yede duvara asılı afiş daha önce sinemaya uyarlanmış The Thing filmidir (2009 da yeniden çekilecek) ve o anda Kara Kule filminin afişi üzerinde çalışmaktadır. Buradan Kara Kule ve kahramanı Roland’ın serüvenlerinin beyazperde de gözükmesinin yakın olduğu izlenimini edindim ve oldukça sevindim.

Frank Darabont, King uyarlamalarını seven ama onun canavarlarından ziyade yarattığı karakter ve mekânlarla ilgilenen bir yönetmen… Açıkçası ben bile “Esaretin Bedeli”nin bir King öyküsü olduğunu duyduğumda vaktiyle oldukça şaşırmıştım. Çünkü ülkemizde, Stephen King yakın zamana kadar hayalet, canavar öykülerinden başka bir şey yazmayan modern bir Amerikan edebiyatçısı olarak biliniyordu. Darabont iki duyarlı King öyküsünü sinemalaştırdıktan sonra bu defa arada kalmış bir öykü olan korkutmaktan geri kalmazken bir dram yaratabilen The Mist’i seçmiş ve Guillermo Del toro gibi Avrupalıların rahatlıkla yapabildiği gibi filmini tek bir türe ait algılamaya mahkûm olmaktan kurtarmış. King’in kitabını okuduğumda öyküyü 50’lerin atom, radyasyon, uzaylı istilası serilerine yakın bulmuştum ama anlatılan birey çatışmaları da oldukça ilgimi çekmişti. Darabont, öykünün içindeki küçük öykü kısmını daha çok önemsemiş ve doğru bir tercih yapmış…

Seyrederken anlayacaksınız ki, The Mist’de size saldıran yaratıklardan çok daha fazlası var. Fazla ipucu vermeden, erkek çocuğu olan babaların bu filmden çok fazla etkilenerek, hatta duygusal bir şoka uğrayarak çıkacaklarını belirtmeliyim. Son olarak; “The Mist” seyirciyi korkutma görevini başarıyla yerine getiren, zeki ve farklı bir senaryo ve Hollywood için oldukça aykırı bir sona sahip...
 Hepten sıkıcı hale gelmiş,  fantastik, bilim kurgu ve korku sinemasına farklı bir dokunuş ve katkı sağlayan güçlü bir film… Çarpıcı finalde fonda duyduğunuz etkileyici müzik ise “Dead Can Dance” grubuna ait "Searphim Falls" adlı çalışma…

Hepinize sevgiler ve bol fantastikli günler diliyorum.
Murat Tolga Şen

Yorumlar (0) :: Sizin Yorumunuz :: Bağlantı


İstila - Invasion

Büyük bütçeli Çöp’lerin İstilası başladı…

 

Vizyon filmleri hakkında yazmama düsturumuzu bir kez daha sırtını B atalarına yaslamış bir Blockbuster için bozuyoruz.  ama filmi henüz seyretmemiş olanları şimdiden uyarayım hiç de sevinçli ve müjdeci bir yazı değil bu!


2007 yılının merakla beklenen yeniden çevrimi “İstila – The İnvasion”u tarif etmek için aklıma gelen en uygun cümle bu oldu : Harika malzemelerle her zaman lezzetli yemekler yapılamıyormuş!


Neden diye sorarsanız eğer şöyle açıklamaya çalışayım : Adınız Joel Silver yani modern Amerikan sinemasının popüler yapımcılarından birisiniz ve güçlü bir film çekmeye karar veriyorsunuz. Elinizde daha önce Hitler’in son günlerine inanılmaz bir bakış denemesi olan,  hem izleyici hem de eleştirmen bazında övgüler almış “Der Untergang” gibi bir film çekmiş Oliver Hirschbiegel adında bir yönetmeniniz, oyuncu olarak ise  Kuzey Amerika’nın en güçlü kadın oyuncularından Nicole Kidman ile yükselen yeni aksiyon starı Daniel Craig var. Bütce de hiç fena değil (80.000.000 $) üstelik sırtınızı “Ceset Yiyenlerin İstilası – İnvasion of the Body Snatchers” gibi 1956 ve 1978 yıllarında iki kez perdeye aktarılmış ve iki çevrimi de kült olmuş bir öyküye yaslıyorsunuz…. 

Tüm bunları formülüze ettiğimizde karşımızda Bilim Kurgu ve korku  sinemasına ait bir neo-klasik olabileceğini düşünmek çok da ütopik olmaz… Peki öyle mi? Kesinlikle hayır! Karşımızda duran film : başta bazı parlak fikirlere sahip gibi görünse de başladıktan kısa bir süre sonra tel tel dökülen ve TV kanallarının kilo hesabı alıp, geceyarısından sonra oynattığı sıfır bütce aksiyonlarda ki kadar bile adrenalin barındırmayan gerçek bir zaman kaybı….

 

Filmi daha iyi anlayabilmek için kısaca konusundan bahsedelim : “Dallas’tan Washington’a kadar semaları aydınlatan devasa bir patlama, Patriot adlı uzay mekiğinin parçalanmasına ve ABD’nin üzerine yağmur gibi yağmasına neden olur.

Yetkililer durumu kontrol altına almakta çabuk davransalar da, mekiğin enkazı üzerine bulaşmış bir maddeyle ilgili hikayeler yayılmaya başlar; hem uzayın aşırı soğuğuna, hem de dünya atmosferine girerken ortaya çıkan aşırı ısıya dayanıklı bir maddedir bu. Ve ona ilk temas edenler ilk değişenlerdir…

Washingtonlı psikiyatr Carol Bennell mekiğin başına geleni çevresinde gitgide artan tuhaf olaylarla ilişkilendirmez. Salgın hastalık yayıldıkça, Carol hastalığa karşı kullanılan aşılamadan sorumlu olan kişilerin aslında çok daha korkunç bir şey yaymakta olduklarını keşfeder. vs vs.”

 

İflah olmaz bir bilim kurgu hayranının filmin konusunu okuyunca daha önce izlediği pek çok iyi filmden (the Thing, Alien, Mars invaders) esinler taşıyan bu filme açık bir sempati besleyeceği gerçek ama bir yandan da çok tüketilmiş bir fikir bu… Kaldı ki yıllar önce yayınlanan Spiderman çizgi romanlarında dahi Venom karakterinin hikayeye katılış biçimi bu filmdekinin tıpkısı… tabi orijinal fikrin kökenini ararsak 1950’lerin ucuz bilim kurgu seriyallerine kadar inmemiz gerekir ama dediğim gibi inandırıcılığı ve orjinalliği iyice sömürülmüş bir fikir ve belki de bu sebeple film tüm giriş bölümünü 10 dk’lık bir zaman dilimine hapsedip direk olarak  konuya giriyor ve siz Bilim Kurgu Şaheseri “Alien”de Nostromo ekibinin yabancı gezegende uzaylı ile ilk karşılaşmaları ve uzaylının ortaya çıkışına kadar geçen sürenin nasıl değerlendirildiğini hatırlayıp Riddley Scott’u alnından öpmek istiyorsunuz…

 

“İstila- İnvasion”un kendi içindeki en büyük çelişkisi ise hikayesine güncellik katmak için takındığı sahte anti amerikancı politik tavır, daha da kötüsü ise fikirlerine hak vermeye çalıştığınız anda filmin tüm politize duyguyu bir kenara itip ucuz bir Terminatör (Tavşan kaç, tazı tut) replikasına dönüşmüş olması…

 

 Dünyada’ki tüm pisliğin bir şekilde Amerikalılara ait olduğunu sevimsiz bir Rus diplomatın ağzından söyleten film, Rus komünizmi ile uzaylı istilasının aynı şey olduğunu, geri zekalı bir Amerikalının anlayabileceği bir şekilde sürekli kafamıza kakıyor! bir yerden sonra öyle saçmalamaya başlıyor ki biraz zeki ve Dünya sorunlarına duyarlı izleyicinin tüm yapım ve senaryo ekibini ıslatıp ıslatıp dövmek gerektiği fikrine kapılmaması imkansız! Evet 50’lerde komünizm korkusu işe yarıyordu ama o zaman bile bu kadar çirkin bir şekilde betimlenmiyordu. hem siz hala neredesiniz? Ruslar şu anda Moskova’daki Mc Donalds’lar da Big mac yiyorlar… yani, başardınız! Size yeni  düşman figürümüzün müslümanlar olduğu yazısı gelmedi mi?

 

Bu masum Bilim kurgu filminin asıl söylemek istediği şu : “Evet Dünya bizim yüzümüzden acı çekiyor ve her yerde insanlar ölüyor. Ama Rusların beceremediği ve şu an Uzaylılar tarafından dönüşütürülmek istendiğimiz komünüzme yenilirsek, belki savaşlar bitecek ama insana ait tüm duygular ve sevinçlerde ölecek o yüzden bırakın savaşalım ve pasaklı Iraklılar ölsün. Bu sayede biz Amerikalılar da Hallowen’in coşkusunu neşeyle yaşayabiliriz.”

 

Fikirlerini bir yana koyup sıradan bir macera filmi olarak izleyelim bari dediğimizde ise Nicole Kidman’ı neredeyse “Kızım olmadan Asla” daki Betty Mahmudi’nin bilim kurgu versiyonuna çeviren duygusallık, filmin başından sonuna iyice sahteleşerek ağzımıza iyiden iyiye bir keçi boynuzu tadı yerleşmesine sebep oluyor. Filmin pek iyiye gitmediğini gören yapımcılar, Matrix projelerinde çalışmış James Mc Teigue’ye ek bazı sahneler çektirmiş… işe yaramış mı anlayamıyoruz çünkü insan merak etmeden duramıyor : bir film daha kötü olabilirmi? Açıkcası benim filmle ilgili tek ilginç bulduğum şey çekimler sırasında araba takip sahnelerinden birinde gerçekleşen kaza ve Nicole Kidman ile 8 dublörün olayda yaralanması oldu. Anlaşılan o’ki ilahi kuvvetler bile filmi durdurmak istemişler!

 

Kuzey Amerika Sinemasının yeniden çevrim yapmayı dahi beceremediği bir zamanda, Sezonun ilk çöpüyle karşılaşmış olmaktan dolayı son derece mutsuzum. John Carpenter kült’ü “Yabancı – Halloween”in Rob Zombie’eye ait yeni çevriminden ise sırf bu titreklik sebebiyle uzak duruyorum…

Sevgiyle kalın                  Murat Tolga Şen

 

Yorumlar (0) :: Sizin Yorumunuz :: Bağlantı


PREDATOR

Ava çıkan avlanır konsepti

 

       Seksenler sinemasından günümüze kadar varlığını korumuş birkaç yaratıktan biri olan predatorun ilk tohumunun atıldığı filme götürmek isterim sizleri.... Sanırım o zamanlar kimse bu yaratığın bir ikon haline geleceğini oyuncaklarının, kitaplarının, bilgisayar oyunlarının yapılıp ilerleyen yaşlarında bir de alien'larla uğraşacağını hesap edememiştir.


Öteki Sinema için yazan: ASDEN

 

     

John McTiernan'ın ilk büyük bütçeli filmi predator kötü karakterinin dışında Arnold'u ve adaleli vücudunu da saflarına katarak büyük bir sükse yapmıştır. Filmimizin kısaca konusuna gelecek olursak ki zaten ilk filmde fazla bir mevzu ya da predatorun ne olduğu ile ilgili bir bilgi yoktur: Yaratığımız dünyaya uzay aracı ile iner ve her hollywood filminde olduğu gibi seçtiği yer Amerika'dır. Burada en sevdiği eğlence olan gittiği gezegenlerdeki avlanması en eğlenceli ve en zor olan yaratığı bulur yani insanları. Bu sırada Arnold'un başını çektiği bir grup Amerikan askeri Predatorumuzun yoluna çıkar ve olaylar gelişir.


Arnold'un oynadığı dutch karakteri bir kurtarma operasyonu için bu ormanlık bölgeye gelmiş, operasyonda da başarılı olmuştur, ancak etraftan görünmez bir yaratığın insanları öldürdüğüne dair bilgiler alırlar. Avcımız bu sırada ekibi gizlice izlemektedir. Ve yavaş yavaş ekiptekileri teker teker avlamaya başlar, taa ki bir tek dutch kalana kadar. Bundan sonra da dutch ile kedi fare oyunu başlar ve filmin sonuna kadar yüksek aksiyonlu kaçma kovalama sahneleri birbirini izler. Arnold çamurlara gömülüp predatörün thermal görüşünden kaçmaya çalışır ancak elinden bir şey gelmediğini görür ve geceyarısı büyük bir ateş yakarak predatoru savaş çığlıkları atarak beklemeye başlar. Predator bu Amerikan özel tim görevlisi ile dalga geçer gibi üzerindeki savaş kıyafetlerini ve yüzündeki thermal görüşlü maskesini çıkararak gerçek yüzünü gösterir, insan ve uzaylılar arasındaki ilk ve en büyük yakın dövüş savaşı da böylece başlar.

Yapım notlarına gelecek olursak özellikle yaratığın üzerinde durmak gerekir. Predatör ilk olarak James Cameron'un bir fikriyle doğmuş tasarımı ilk başta kendisine aitmiş ve alien için kullanılacakmış. Yaratığımızın üstün özellikleri görünmezlik ve savaş kıyafeti için oldukca uğraşılmış ve çağın ilerisinde teknolojiler yaratılmış. ilk olarak yaratık kostümünün içine Van Damme sokulmak istense de daha sonra sanatçının fazla uzakdoğu stili ile dövüştüğü göze alınarak bir mim ustası olan Kevin Peter Hall'de karar kılınmış. Tabii en zor iş de ona kalmış kıyafetin içinde önünü görmek imkansız olduğundan önce kıyafetsiz sahneyi oynayıp daha sonra kıyafeti giyerek nerde ne olduğunu hatırlamaya çalışarak filmi bitirmiş kendisi. Meksika ormanlarındaki zorlu çekimler için Hall'un açıklamaları şu şekilde “bu bir film değildi, bütün film ekibinin ayakta kalma savaşını anlatan bir hikayeydi.” Bu zorlu çekimlerde yönetmen de yıldızı Arnold gibi onküsür kilo verir ama nedeni Arnold gibi koşturmasından ve zorlu set şartlarından değil Meksika yemeklerini yiyememesindendir.          

  


Filmimizin konusu ilginç bir şekilde İngiliz ya da daha geniş bir ifade ile Anglo-Saxon edebiyatının ilk ve en önemli yapıtlarından  olan Beowulf ile çok büyük benzerlikler taşır. Söz konusu hikayede bir grup savaşçı insanları avlayan neredeyse görünmez olduğu söylenen bir yaratığın peşine düşer. Silahları bu yaratığa etki etmeyen savaşçılarımız tek tek avlanır ve cesetleri çeliğe döndürülerek yaratık tarafından bir ödül olarak saklanır. Hikayenin sonunda da filmin sonuna benzeyen bir şekilde yaratığın bir kolu kopar ve kendi silahlarıyla yokedilmeye çalışılır. Bunu duyduktan sonra hani biz de anadolunun efsanelerini niye böyle modern bir aksiyona konu edemiyoruz diye düşünüyorum. 

   Predator bundan sonra Predator 2'de şehre iner, Alien vs Predator'de tekrar ortaya çıkar ve daha kadim bir savaşa başlar. Birçok çizgi romanı, kitabı ile hikayesi iyice belirlenir ve geliştirilir. Artık her doğan bebek bilir ki predatorler avlanmayı en çok seven ve savaş kabiliyetleri çok gelişmiş bir uzaylı ırktır ve onlardan kurtulmak imkansızdır. Sinema tarihinin en sevilen, en iğrenç, en acımasız ve en karizmatik ırkıdır ayrıca. Burdan Lucas'ın kafasına da bir taş atmak istiyorum: Jar jar değil predatör tarzı yaratıklar görmek istiyoruz hem de daha çok.






Yorumlar (2) :: Sizin Yorumunuz :: Bağlantı

<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->
Oteki Sinema

Ana Sayfa

Arşiv

iletişim

Yazarlar

Murat Tolga Şen

Masis Üşenmez

Akuma Blade

Gülnur Karakaş

Konuk Yazarlar

Utku Uluer

Xkyoya

Çevirmenler

Angelus Novus

Mahmut Akıncıoğlu

Banner & Arts

Murat Özkan

MERAKLISINA

Avalon
Shaun of the Dead
1408
Stephen King'den The Mist
70'li Yılların Canavarları Saldırıyor
Hot Fuzz
Kıymetlendik
The Shining
This is Spinal Tap
Jjakpae - City of Violence
Bloglar geliyor!
Dante 01
Mine Mutlu Filmleri
Öteki TV yayında
Fright Night
Charlton Heston aramızdan ayrıldı...
Re Animator
Bir Yudum insan - Korku Filmleri özel
Death Note
Terminator 4
A.R.O.G Kamera arkası
Gölge E-Dergi 7. Sayı
Sweeney Todd: The Demon Barber of Fleet Street
Yetimhane - El Orfanato
Olmadı tekrar çekelim: Shutter

Gerilim Hattı

KATE-GORE

  • Afis - Lobby
  • Anime
  • Bilim Kurgu
  • Cizgi Romandan Sinemaya
  • Deli Profesorler ve Deneyleri
  • Dev Yaratiklar
  • Film incelemeleri
  • iblisler - Demonlar
  • Italyan Replika
  • Kavramsal
  • Korku Sinema
  • M Demirhan Fantastik Sinema
  • Pete Tombs Fantastik Sinema
  • Post Apokaliptik
  • Sinema Nostaljisi
  • Turk Erotik
  • Turk Fantastik
  • Turk Macera
  • Uzayli istilacılar
  • Video Freaks
  • Video Hitleri
  • Yeni cevrimler
  • Yönetmen Sineması
  • Zombiler - Mutantlar