Pete Tombs Sunar : Türk Fantastik Sineması VII

Seksenlerin gelişiyle birlikte dağıtımcıların yarattığı yerli yapım patlaması giderek azaldı. Yıllar geçerken işler daha da kötüleşti. Avrupa pazarına girmeye çok hevesli olan yeni Başbakan Turgut Özal, Dünya Bankasının serbest ticaret talimatlarının çoğunu yürürlüğe soktu. Film piyasasında yasal denetimin sıkılaştırılışı yabancı dağıtımcıların yolunu açtı. 1987'de 96 yerli yapıma karşılık 320 yabana film ithal edilmişti ve bu iyi bir yıldı. Video için yapılan filmler arttıkça yeni teknoloji kendini hissettirmeye başlıyordu. Ne yazık ki Terörist ve AİDS gibi 'hızlı' yapımların kanıtladığı üzere istismara açık bir konudan her zaman iyi bir istismar filmi çıkmıyordu. Bunlardan daha kötüsüyse, bir grup geçkince hatunun iç çamaşırlanyla ortada sahnırken teker teker avlanıp öldürüldüğü 'erotik korku' Lanetli Kadınlar’dı (1983)

 

Fantastik sinema alanındaki birkaç ciddi deneme arasında Atıf Yılmaz'ın Adı Vasfiye (1985) ve Aaahhh Belinda! (1986) filmleri vardır. Bu filmler kimlik bunalımı ve hayatın anlamı üstüne deneysel araştırmalarla ilgili yumuşak alegorik öykülerdi. 1980'lerde politik olarak bastınlmış Türk entelektüellerinin içinde bulunduğu zorlu durum hakkında çok şey ifade ediyorlardı. Orhan Oğuz'un yönettiği Üçüncü Göz (1989) oldukça tedirgin edici bir çalışmaydı. Film yapamayan bir sinemacı üstünde uğraştığı projeye kafayı öyle takar ki konuşmayı ve rolünü oynamayı öğrettiği genç hayali baş kahramanının gerçek olduğunu düşünmeye başlar. Sonra adama bir silah verir. Bu, yazarın kafasının uçurulduğu ve beyninin, çöpe atılan senaryosunun üstüne dağıldığı kanlı finalin girişidir. Seksenlerin ortasından itibaren, düşsel ve kinayeci sinema tarzı, fantastik sinemayı çok uzaklardan çağrıştıran bir şeylerin yalnızca yankılarını içermekteydi. Onunla kurulabilecek en yakın paralellik Jacques Rivette ve Alain Resnais gibi isimlerin nouvelle vogue-sonrası -sanatsal, kendini yansıtan ve bazen de gösterişçi- çalışmalarında görülebilir. İşin ilginç yanı, bu özgün Fransız sinema ekolünün kurucularından biri olan Alain Robbe-Grillet, ilk filmi Ölümsüz'ü (L’immortelle) yapmak için 1963'te İstanbul'a gelmişti. Bu film de aşk, kaybediş ve kimlik sorunları üstüne karmakarışık ve sanatsal bir öyküydü.

 

1990larda irfan Tözüm ve Kutluğ Ataman bazen doğrudan korku filmlerinin sınırlarına yaklaşarak bu eğilimi sürdürmüşlerdir. Tözüm'ün Kız Kulesi Aşıkları'nda (1994) kuleyi gezmeye gelen bir yazar, oranın ölmüş bekçisi tarafından rahatsız edilir. Daha sonra aynı yerde tanıştığı gizemli genç bir kadınla, efsanevi Hera ve Leandros'un yaşadığı aşkı yaşarlar. Aynı yıl Ataman'ın Karanlık Sular'ı Doğu-Batı politikalarını, dini tutuculuğu, vampir mitolojisini ve yapısal söylemi güçlü bir şekilde harmanlamayı başarmıştı.

 

Film bir uyarıyla başlar. İzlemek üzere olduğumuz öykü, transa geçirme ve öldürme gücüne sahip eski bir elyazmasının parçalan üstünedir. Birçok farklı grup ölümsüzlüğün sırrına sahip olduğu düşünülen bu elyazmasının peşindedir. Karakterler arasında, 800 yaşındaki Bizans İmparatoriçesi Theodora'nın —artık bir vampir olmuş— genç bir çocuk biçimindeki reenkarnasyonu da vardır. Üstü kapalı şakalar ve çıkmazlarla dolu olan Karanlık Suları'ın temposu öyle yüksek ve tür gelenekleriyle bağlantısı öyle gevşektir ki bazen Robbe-Grillet'nin yönettiği bir Argento senaryosuna benzer. Daha mitsel oyunlar, eskiye ait bir yılan kadın efsanesi uyarlaması olan Şahmaran’da oynanmaktadır. 1993 yapımı bu filmde başrolü altmışların süper yıldızı -dönemin film ortamının Brigitte Bardot'u- Türkan Şoray oynar.

 

Bu filmler ilginç olmalarına rağmen yetmişlerin ucuz epiklerinin görkemli günlerindeki ruhtan çok uzaktır. O çok özel dönemin son demlerini yaşamak için 1982'ye dönmemiz gerekir. Cüneyt Arkın tarafın¬dan yazılıp oynanan Dünyayı Kurtaran Adam (1982) George Lucas'ın klasiğinden 'ödünç alman' görüntülerle birlikte Yıldız Savaşlarının Türk uyarlamasından başka bir şey değildir. Öykü, araçları uzak bir gezegene çakılan iki astronotun, orada Dünya'yı fethetmeyi aklına koymuş Ming-vari şeytani bir hükümdarla karşılaşmalarıdır. Filmin yönetmeni Çetin inanç, öykünün, o dönem İstanbul'un iş merkezi olan Beyoğlu’nda Türk Mafyası ile dükkâncılar arasında sûren güç çatışmalarından esinlendiğini iddia etmektedir. Yıldız Savaşlarından araklanan sahnelerse metaforun bir uzantısıdır. Dediğine göre, nasıl en iyi Amerikan malları İstiklal Caddesindeki dükkanlarda sergileniyorsa, kendi filmi de Amerikan sinemasının en iyi Örneklerinden ilgi çekici bölümler sunmaktadır.



 

Aslında film. bütçesi kısılarak yapılmış uzun bir Doktor Kim dizisine benzemektedir. Bir sahnede Arkın’a saldıran akrepler, arkalarına kağıt kuyruklar yapıştırılmış iri hamamböcekleridir. Kahramanımızın kullandığı mistik kılıçsa galvenizle boyanmış kontraplaktan başka bir şey değildir. Bunlara, şaka dükkânlarında satılan kauçuk maskelerden takmış ve bir sahnede, pembe banyo peluşlanna sarınmış canavarlar eklendiğindeyse ortaya bir "kötü film" klasiği çıkmaktadır.

 

Dünyayı Kurtaran Adam, düşük bütçeli Türk filmleri için kuğunun son şarkısı gibidir. Televizyonun acımasız yükselişi ve yabancı filmlerin tehdit edici akını, beş parasız yerli film endüstrisinin yoksul yapımlarının artık izleyicinin ilgisini çekemeyeceği anlamına geliyordu. Kâr giderek azaldıkça, yirmi yıllık patlama sürecinden yararlanan yapımcı ve dağıtımcılar film piyasasını terk ederek daha bereketli alanlara yöneldiler.

 

Cüneyt Arkına göre, Türk sineması altın çağını yaşarken bir aile gibiydi. Başarılar kutlanıyor ve zaaflar tıpkı bir ailenin kendi üyelerini hoş görmesi gibi göz ardı ediliyordu. Bu benzetmeyi sürdürürsek, sonuçta seksenlerin ortasında aile dağılırken yemek masasında yapılan sohbetlerin yerini, aile mücevherlerinin nasıl paylaşılacağı tartışmaları alıyordu.

 

1980'ler -çoğu gişe başarısı gösteren Batı filmlerinin taklitleri olmak üzere- bir avuç fantastik Türk filmine tanıklık etmiştir. Badi (1983) adlı film E.T.'nin yerli uyarlamasıydı ve Remzi Jöntürk'ün Altar’ı ise Barbar Conan'dan oldukça etkilenmişti. Film piyasasında işler kesattı. İtalyanlar bile gelmekten vazgeçmişti. Yaptıkları son ziyaret Yor- Gelecekten Gelen Avcı (1982) İçindi. Bu düşük bütçeli epik, bilimkurgu, tarih öncesi ve istemeyerek yapılan komediyi aynı potada eriterek eşsiz bir eğlenceye dönüştürüyordu. Orijinali üç buçuk saatlik bir televizyon dizisiydi ve kesilip montajlanarak doksan dakikalık bir sinema versiyonu olarak gösterilen bu filmde Corinne Clery (Otostop, O'nun Hikayesi) ve John Steiner (Caligula, Şok) gibi Avrupalı yıldızlar rol alıyordu.Yor’u yöneten İtalyan fantastik film uzmanı Antonio Margheriti'nin filmle ilgili hâlâ hoş anıları var. "Hayatımın en başarılı filmlerinden biriydi! Ciddiyim, filme bir bakın, acayip kötüdür!... İtalyan ve Türk film endüstrilerini birleştirme çabalarından biriydi ve bu çabaların sonuçlan daima çok özel olmuştur! Şu film kılavuzlarında ki Yor hakkındaki bölümlere bakıp her defasında "bomb" yada "turkey" (şapşal) yorumlarıyla karşılaşmak beni çok eğlendiriyor. Neredeyse sıfır bütçeyle ve sadece eğlenmek için yapılan bir projeydi."

 

Beş milyon dolarlık bir bütçenin artık çok ucuz görüldüğü Batılı sinemaseverler için bu fantastik Türk filmleri büyük bir keşiftir. Mukavva dekorları, üsluplu oyunculukları ve dehşet verici senaryoları, onlara şu günlerde bizim perdelerimizde pek rastlamadığımız bir cazibe katmaktadır. Eleştirmen Alan Petit,  Fusion Fantasy adlı Fransız fanzinindeki bir yazısında şöyle der:" Bu filmlerin hem zaaflarını hem de güçlü oluşlarını seviyorum. Çünkü onlar bize bir şeyleri yeniden keşfetme, tamamen yok olduğunu sandığımız bir sinemayla yeniden bağlantı kurma şansı veriyorlar. Bu filmlerde, bizi ilk kez bu tarz filmlere çeken şeyleri yeniden buluyoruz. Biz "B" filmler desek de Türk seyircisi için bunlar sinemadır, hem de büyük harflerle. Naif bir sinema, kesinlikle, çok fakir, ama hayalperestlik anlamında zengin, özgün düşsel nitelikleriyle kesinlikle büyüleyiciler. Bugünlerde böylesi düşlere rastlamak giderek zorlaşıyor."

 

Yazan : Pete Tombs - Çeviren : Nigün Birgül


Türkiye'de yayınlanan ilk meraklısına özel Sinema kitaplarından biri olan, Pete Tombs'un yazıp, Nilgün Birgül'ün özenle Türkçeye çevirerek hazırladığı ve Kabalcı Yayınlarından bize ulaşan "Uzakdoğu'dan Güney Amerika'ya Fantastik Filmler" kitabında yer alan "Türk Fantastik Sineması" bölümünün sonuna geldik. Bu paylaşımı  hak sahiplerini minnetle anarak ve sadece tanıtım için yaptığımızı hatırlatıyoruz.  Meksikalı Santolarla, Jesus Franco'nun ilginç düşleriyle yada Japon İstismar sinemasının unutulmuş hazineleriyle buluşmak isteyen  her Fantastik sinemaseverin arşivinde yer alması şart olan bu kitabı şiddetle öneriyoruz.
Yorumlar (0) :: Sizin Yorumunuz :: Bağlantı


Pete Tombs Sunar : Türk Fantastik Sineması VI

Yavuz Figenli. Mehmet Aslan ve Naki Yurter gibi bu filmlerin gerisindeki birçok yapımcı ve yönetmen, piyasanın değişen havasına güre kostümlü dramalardan çizgi roman uyarlamaları ya da Westernlere uzanan tür fılmlerinde yıllardır çalışıyorlardı. Diğer pek çok yönden olduğu gibi, bu yönden de Türk film piyasası İtalyanlarınkine benziyordu. Bir kriz bitmeden diğerini yaşayan ve para sıkıntısı içindeki sayısız İtalyan yönetmen, oyuncu, teknisyen İstanbul'u ziyaret edecekti Bu ilişkinin temeli 1960lara, İtalyanların casus ve gerilim dizileri çekmek için ucuz, egzotik mekanlar aramak üzere Türkiye'ye geldiği döneme uzanır İşlerii kolaylaştırmak için. teknik çözümler yerli yapımcılara bırakılmıştır. Bu söz sahibi yerli yapımcıların kurnaz olanları Türkiye'deki dağıtım haklarına karşılık İtalyan filmlerine yatırımlar yapmaya başladılar Makaralar bir kez ellerine geçtiğindeyse kesilip yeniden kurgulanıyor ve ortaya tamamen yeni bir ürün çıkıyordu. Yetmişlerin ortalarında Türk film piyasasının kodamanlarından Türker İnanoglu. Türk - İtalyan ortak yapımlarını tüm dünyaya pazarlamak üzere italyan Fihncenter şirketiyle bağlantı kurdu. William Berger ve Klaus Kinski gibi bütün kıtayı dolasan aktörlerin Türk yapımı' olduğu söylenen filmlerde görülmesinin nedeni işte buydu. Bazen de tam tersi oluyor, Cüneyt Arkın denizaşırı işbirliği sonucu yabancı filmlerde yer alıyor ve kulağa egzotik gelmesi için adı Steve veya George Arkın olarak değiştiriliyordu. Hantal ama enerjik dövüş stili sayesinde Arkın bir Hong-Kong ortak yapımı olan Karateciler İstanbul'da (Karate on the Bosphorus 1974) filminde bile oynadı.

 

     

Altmışların sonu ve yetmişlerin başında yapılan spagetti westernlere benzeyen Türk kovboy filmlerindeki İtalyan etkisi tartışılmazdı. Bunlar, poşulu sürücülerin siyah redingotlu kötü adamlar ve yarı çıplak ‘Kızılderili’ hizmetçi kızlarla karşılaştığı var olmayan diyarlarda geçen bu tuhaf melezler, bîr tür Doğa westernleridir. Aksiyonu bol ve her karesi en gotik spagetti kadar kanlı olan bu ödünç tür neredeyse yerli endüstriye kusursuzca uymuş gibiydi. Akım Ringo Kid (1967) ile başladı ve 1971’e gelindiğinde Türkiye'de yapılan 271 filmin otuzu westerndi. Bu filmler dublaj yapılarak ve Türk kökenleri Amerikanlaştırılmış takma isimlerle gizlenerek yurtdışına satılabilmiş bir avuç yerli yapım arasındadır, İtalyan Guido Zurli'nin yönettiği Küçük Kovboy Avrupa ve Amerikaya satış şansını yükseltmek için Romadaki Cinecitta stüdyolarında Pascale Petit gibi yabancı oyuncularla çekilmişti.


*Ringo Vadiler Aslanı / Ringo The Lion of the Valleys (Yılmaz Atadeniz-1969)


Türkiye'ye 1968de giren televizyon, etkisini yetmişlerin başından itibaren hissettirmeye başlamıştı. Hükümet kontrolündeki TRT'nin 1973'te ülke çapında yayına geçişi, sinema salonları üstünde ani bir etki yaratır. İzleyiciler salonları birden terk etmişti. Sonuçta 1973'teki 3000 olan salon sayısı 1992'de 334’e kadar düştü, yani 200.000 kişiye bir salon.

 

Yetmişlerin ortasından itibaren Türkiye'de yapılan fantastik filmlerin büyük bölümü televizyondan etkilenmişti. Efsanevi televizyon dizisi Uzay Yolu, Turist Ömer Uzay Yolunda (1973) filminin yapılmasına sebep oldu. Turist Ömer karakteri, oldukça uzun bir düşük bütçeli komediler dizisinde yer alan, arsız ve neşeli bir serseri tiplemesiydi. Silah zoruyla kıyılmak üzere olan bir nikâhtan, yabancı bir gezegene tam zamanında ışınlanarak kurtulur. Gezegende altın tenli bikinili kızlar, leopar mayolu kaslı ve mekanik bir çete, deli bir profesör vardır. Kahramanımız orada Kaptan Kirk ve sivri kulaklı Mr Spak'la bir ekip oluşturur. Her zamanki acemi üslubuyla Turist Ömer, şekil değiştirebilen ve tuzunu emdiği kurbanlarının cildinde ruja benzer izler bırakan psişik bir vampir canavarı yenmelerine yardım eder. Hamile olan müstakbel karısına ve şaşkın ailesine geri ışınlanan Turist Ömer hem Spak'ın sivri kulaklarına hem de Volkanlıların zihin kontrolüne sahip olduğunu fark eder.

 

Bir başka popüler Amerikan televizyon dizisi Bewitched, her ikisi de 1975 yapımı olan Tatlı Cadı ve devamı Tatlı Cadı'nın Maceraları filmlerine esin kaynağı oldu. Bunlar özel efektlerinin çoğu atlama ve filmi hızlandırma tekniklerinden ibaret olan, neşeli ama anlamsız aşırma örnekleriydi. Kızları tuhaf giysilere sokmalarının mazeretiyse Tatlı Cadının kocasının moda sektöründe çalışmasıydı. Çok daha yaratıcı ve eğlenceli başka bir Bewitched uyarlamasıysa Minik Cadı’dır (1975). Bu filmde büyülü güçleri ve oynak bir bumu olan altı yaşında küçük bir kız vardır. Acayip bir sahnede bu küçük kız, çarşafların arasında bir adamla oynaşmakta olan ablasını koca bir boz ayıya çevirir. Başka bir sahnedeyse üstsüz bir denizkızı vardır. Biraz çaba gösterilerek bu film Alacakaranlık Kuşağında gösterilen Jerome Bixby'nin, tembel ailesini sevimli süper güçleriyle bunaltan küçük cadı öyküsü It's A Good Life" ile aynı kefede yer alabilir. Yazık ki film "minikler içindi ve şeytani bir şekilde değil, daha Disney’vari bitiyordu.

 

Minik Cadı'mn erkek başrol oyuncusu Bülent Kayabaş Sevimli Frankeştayn (1975) filminde Frankenstein mirasının varisini oynar. Bu film, Mel Brooks'un Genç Frankenstan'ının satır satır kopyalanmış halidir. Diğer birçok fantastik Türk filmleriyle kıyaslandığında, yapımcılık ve yönetmenlik olarak hiç fena değildir. Ama Brooks'un özgün filmine pek bir katkıda bulunmaz. Filmdeki tek yenilik, her iki filmin de gereksiz yere parodisini yaptığı Universal korku klasiğindeki Orta Avrupa'nın yerini minarelerin ve parlak güneşin almasıdır. Sonlara doğru film Türk kostümlü maceraları ve kung fu filmlerinden de araya bir şeyler sıkıştırabilmek için hafif çark eder. Ama bu küçük çaba yetersizdir ve filmi kurtarmak için geç kalınmıştır.

 

Başka bir başarılı Amerikan filminin bedava uyarlamasıysa çok daha ilginçtir. Metin Erksan'ın yönettiği Şeytan (1975) Friedkin'in Şeytan'ının (1973) yakın bir kopyasıdır. Aslında öylesine yakın bir kopyadır ki Tod Browning'in Drocula'sının 1931de yapılan ispanyol uyarlaması gibi, Türk filmi de neredeyse orijinalinin sahne sahne aynısıdır. Kuşkusuz ispanyol Dracula'sı Universal tarafından resmen onaylanırken. Şeytan için böyle bir izne gerek duyulmamıştır. Bir başka önemli farksa İspanyol Dracula'sı birçok yönden İngilizce orijinalinden daha üstünken, Şeytan filmi Friedkin'in orijinalinin üstüne hiçbir şey koymamıştır. Tüm eksikliklerine rağmen film şok edici sahneleri, canavar makyajı ve kaçınılmaz şeytan çıkarma sahnesiyle Türk korku sinemasının bir avuç eşsiz örneğinden biridir. İlkel özel efektler kafa dönme sahnesini, safra kusmayı ve yatağın sahibini havaya fırlatışını taklit eder. Sadece küfürler yumuşatılmıştır. Son olarak Şeytanla ilgili en şaşırtıcı şey yerleşik kurallara aykırı davranmasıyla bilinen yönetmeninin yetenekleri hakkında hiçbir ipucu vermemesidir.

 

Eski bir film eleştirmeni ve senarist olan Erksan. Türk sinemasımn en özgün sanatçılarından biridir. Ülkedeki sinemacıların çoğu gibi o da her tür filmde -komedi, müzikal, melodram- ve televizyonda çalışmıştı. Erksan, yurtdışında bir festivale katılan ilk Türk sinemacılarından  biridir. Susuz Yaz (1963) adlı filmi Berlin Film Festivalinde Alan Ayı ödülünü kazanmıştır. Çektiği ilk filmlerin çoğu acımasız Anadolu topraklarında geçen kırsal melodramlardı. Bir süre sonra yine şaşırtıcı bir film yapıyordu: Suçlular Aramızda. Bu filmiyle Erksan toplumsal gerçekçilikten uzaklaşmaya başlıyor, sorunlu kadın ve erkek kahramanlarının iç dünyalarını irdeliyordu. Sevmek Zamanı (1965) hiç görmediği bir kadının portresine âşık olan bir adamın öyküsünü anlatır. Sensiz Yaşayamam (1977) ise ıssız bir adada karşılaşan bir adam ve bir kadın hakkındadır. Adam bir kiralık katil, kadınsa onun bir sonraki kurbanıdır...


 


Erksan'ın fantastiğin yanında acı çeken kahramanlara duyduğu sempati İntikam Meleği: Kadın Hamlet'in (1976) ardında yatan yaratıcı güçtü. Film, günümüzde geçen bir Hamlet yorumudur, ama filmin başrol oyuncusu kadındır. Kullanılan parlak renkler, yetmişlerin disko müziği ve neredeyse her sahnede görünen aktris Fatma Girik'in sergilediği güç gösterisi sayesinde Erksan büyük başarı kazanır. Erksan'ın dişi Hamlet'i, bir dizi gerçeküstü dekorda kadın kahramanın deliliğe doğru gidişini sergiler. Çekimlerin büyük bölümünün stüdyo dışında yapılışı, filmin klostrofobik öyküsüyle ters düşerken ona benzersiz bir görüntü katar. Film Fatma Girik'in parlak beyaz pantolonuna sıçrayan iri kan damlalanyla şanına uygun kanlı bir doruk noktasına ulaşır.

 

Bu göreceli zaferin ardından fantastik Türk filmlerine rastlamak giderek zorlaşır. 1980'deki askeri darbe ve ardından gelen sansürdeki artış duruma yardımcı olmaz. Korku filmleri, her nedense, daima baskıcı rejimlerin canını sıkmıştır.

Yorumlar (0) :: Sizin Yorumunuz :: Bağlantı


Pete Tombs Sunar : Türk Fantastik Sineması V

Yetmişlerin ortasında polisiye ve gangster melodramlarının yanı sıra büyük bir cinsel istismar filmleri patlaması yasandı. Kocam Erkek Mi? (1975), Yudum Yudum Sev (1979) ve Tornavida (1979) gibi filmler kısa sürede hüküm sürmeye başlayacak olan ‘yeni dalga’ seks filmlerinin sadece birkaçıy­dı Her yerde rastlanılan Emmanuelle bile Kasımpaşalı Emmanuelle (1979) olarak karsımıza çıkatı.

 

Seks ve erotizm aslında sessiz dönemden beri Türk filmlerinde bir şekilde vardı. 1917 gibi eski bir tarihten kalma Pençe şok edici öyküsü yüzünden döneminde oklukça ayıplanmıştı. Birkaç yıl sonraki Mûrebbiye (1919) ise İstanbul'da Fransız elçisini çile­den çıkaran Parisli hafifmeşrep bir kadının öyküsünü anlatıyordu- Ama yine de Türk sinemasının şehvetli seks dilberleriyle ilk tanışması, kırklar ve Ellilerdeki popüler kostümlü dramalar sayesındeydi


 


 Altmışların daha ılımlı atmosferinde Suçlular Aramızda (1964) ve Ölüm Perdesi (1960) gibi filmlerle Leyla Sayar Türk erotizminin kraliçesi olur. Sayar bu ikinci filmde bir gece kulübünde şaşırtıcı bir striptiz sergiler. Gösterisindeki 'ortağı' elinde tabancasıyla duran smokinli bir mankendir. Sahne Leyla'nın mankenin önünde diz çöküp dudaklarıyla silahın namlusunu şarışıyla biter. O gün için fazlasıyla sıcak olan bu sahne, Jesüs Franco veya Jose Benazerafin yönettiği Avrupa filmleriyle kesinlikle aynı niteliktedir.

 

Roma ve İstanbul'daki film yapım çevreleri arasın­daki sıkı bağlantılar birçok İtalyan filminin Türki­ye'de de gösterime girmesini sağlıyordu. 1970’lerin başında bunun anlamı başrollerini Lanzo Buzzanca ve Edvige Fenech gibi isimlerin oynadığı yumuşak seks komedilerinin saldırısına uğramaktı. Kaçınılmaz bir şekilde bu filmlerin yerli taklitleri hızla üretilmeye başlandı. Beş Tavuk Bir Horoz (1974) kısa sürede isti­laya dönüşecek olan saldırının açık habercisiydi. Os­man F. Seden yapımı Teşekkür Ederim Büyükanne (1973) dönemin tipik örneklerindendir. Film basit bir yanlış anlamanın etrafına kurulmuş, saçma sapan ve yapay bir seks komedisiydi. Filmdeki karışıklık bir Türk işadamının, müşterilerinden birinin büyükanne'siyle görüşmek üzere oğlunu havaalanına gönder­mesiyle başlar. Delikanlı orada fingirdek İtalyan seks yıldızı Sonia Viviani'nin oynadığı büyük Anne ile kar­şılaşır. Ergenliğe ulaşmış her erkeğin onu becermek için harekete geçmesiyle birlikte kargaşa başlayacaktır. Sonunda delikanlı Anne sayesinde itinayla erkekliğe adım atar ve film Roma'ya dönmek üzere uçağa biner­ken bütün ailenin el sallayarak veda etmesiyle biter. Bu tür yapımlar için talep arttıkça Türkiye büyük bir hızla kendi seks yıldızı sistemini kuruyordu: sürünün liderleri Arzu Okay, Mine Mutlu ve Melek Görgün gi­bi isimlerdi.

 

Bu akımın annus mirabilis'i, yani altın yılı 1979'dur. Türkiye'de yapılan 193 filmin 131’i seks filmiydi. Türkiye aynı yıl "sert" pomo film yapan ilk Müslüman ülke olma ayrıcalığını da elde etti Öyle Bir Kadınki (1979) hiç başarı şansı olmayan bu talihsiz türün başladığını gösteriyordu. Naki Yurter’in yönet­tiği 16 mmlik bu ucuz yapımın başrolünde Zerrin Doğan vardı. Bu ikili zaman içinde Türkiye'nin en ün­lü seks filmlerine imza atacaklardı. Bu yapımların ço­ğu standart suç melodramları ve oğlan kızla tanışır şeklindeki aşk filmleriydi Ama artık masum bir öpü­cük sahnesini dikkatle karartmak yerine, sinemacılar aşk sahnelerinin tamamını, üstelik sert yakın çekim­lerle gösterme fırsatı bulmuşlardı. Oral seks, orgazm anları, kadın mastürbasyonları artık sık rastlanan sah­nelerdi, ama genellikle masumane ve sanattan tama­men yoksun bir şekilde.


Yavuz Figenli'nin filmi Paylaşılamayan Kadın’da (1980) taşralı bir kız, gayet görmüş geçirmiş ve batılılaşmış bir şekilde memleketine geri döner. Sigara içer, gözlerine mavi far sürer, yırtmaçlı etekler giyer ve modaya uygun kesimli saçtan artık sarıya boyalı­dır. Bir gün dolaşırken eşraftan yakışıklı bir delikan­lıyla karşılaşır ve çok geçmeden mercimeği fırına ve­rirler. Erkek arkadaşı işlemediği bir cinayetle suçla­nınca fettan kız gerçek katili itiraf ettirmek için bütün cazibesini kullanır. Filmin yaklaşık yarısını üç uzun seks sahnesi kaplar. Tahmin edilebileceği gibi, bu yapımlarda oynamak isteyecek aktris bulmak kolay değildi. En meşhur pomo yıldızı Zerrin Egeliler’di Son derece yoğun çalışan bu bayan, 1979'da bir yıl içinde tam otuz bir film çevirerek bir dünya rekorunun da sahibi oldu! Neyse ki. başka bir şey olmasa bile en azından Egelilerin sağlığı açısından,1980 yılında askeri yönetimin başa geçişiyle birlikte porno furyası tersine döndü. İnsan haklan azalırken sansür de güçleniyordu. Naki Yurter gözaltına alındı ve tarzını değiştirmesi istendi. Yoğun bir basın kampanyası ve giderek artan politik şiddet sonucunda, Türkiye'de seks filmlerine gitmek cesaret ister oldu. Yumuşak seks filmleri gösteren birkaç sinema salonunun bombalanmasıyla her şey hüzünlü bir biçimde sona erdi ve bu pazarın tükenişi sürpriz olmadı.

 

Yorumlar (0) :: Sizin Yorumunuz :: Bağlantı

<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->
Oteki Sinema

Ana Sayfa

Arşiv

iletişim

Yazarlar

Murat Tolga Şen

Masis Üşenmez

Akuma Blade

Gülnur Karakaş

Konuk Yazarlar

Utku Uluer

Xkyoya

Çevirmenler

Angelus Novus

Mahmut Akıncıoğlu

Banner & Arts

Murat Özkan

MERAKLISINA

Avalon
Shaun of the Dead
1408
Stephen King'den The Mist
70'li Yılların Canavarları Saldırıyor
Hot Fuzz
Kıymetlendik
The Shining
This is Spinal Tap
Jjakpae - City of Violence
Bloglar geliyor!
Dante 01
Mine Mutlu Filmleri
Öteki TV yayında
Fright Night
Charlton Heston aramızdan ayrıldı...
Re Animator
Bir Yudum insan - Korku Filmleri özel
Death Note
Terminator 4
A.R.O.G Kamera arkası
Gölge E-Dergi 7. Sayı
Sweeney Todd: The Demon Barber of Fleet Street
Yetimhane - El Orfanato
Olmadı tekrar çekelim: Shutter

Gerilim Hattı

KATE-GORE

  • Afis - Lobby
  • Anime
  • Bilim Kurgu
  • Cizgi Romandan Sinemaya
  • Deli Profesorler ve Deneyleri
  • Dev Yaratiklar
  • Film incelemeleri
  • iblisler - Demonlar
  • Italyan Replika
  • Kavramsal
  • Korku Sinema
  • M Demirhan Fantastik Sinema
  • Pete Tombs Fantastik Sinema
  • Post Apokaliptik
  • Sinema Nostaljisi
  • Turk Erotik
  • Turk Fantastik
  • Turk Macera
  • Uzayli istilacılar
  • Video Freaks
  • Video Hitleri
  • Yeni cevrimler
  • Yönetmen Sineması
  • Zombiler - Mutantlar