|
70’li yıllarda, daha küçük bir çocukken, en çok sevdiğim iki şey; çizgi roman okumak ve sinemaya gitmekti. Çizgi romanların büyülü atmosferi her zaman çekmiştir beni. İşte ben ders kitabının içinde çizgi roman okuyan, sinema önlerinde değiş tokuş yapan bir kuşağın temsilcisiyim. Okulumu aksatacak düşüncesi ile, tatil dönemleri hariç çizgi roman okumama izin verilmezdi. Kaç kez okurken yakalandığımda annem tarafından yırtıldıklarını ya da sobaya atıldıklarını hatırlıyorum çizgi romanlarımın. Annem yırtar, ya da sobaya atar, babam ise daha insaflı davranır, erişemeyeceğim yükseklikte bir yerlere koyardı. İşte o çizgi romanların içinde “1001 Roman” adında, ince, 16 sayfalık fasiküllerden oluşa bir seri vardı ki aklımı başımdan alırdı. Tıpkı seriyal filmlerin mantığında, ikişer ya da üçer sayfalık devamlı öykülerden oluşan bir seçki sunardı bize; Sihirli Göz, Demir Pençe, Rory McDuff, Canavarlar Çarpışıyor, Dünya Tehlikede, Devlerin Tehdidi... 1001 Roman’ları hiç bayiden satın aldığımı hatırlamıyorum. 60’lı yıllarda yayınlandıkları için. Ancak eski sayılarını, sinema önlerinde açılan tezgahlardan topladığımı biliyorum... Sinema ise malum... 1001 Roman’ın (ve de Doğan Kardeş’in) etkileriyle olsa gerek, fantastik ve bilimkurgu filmleri ile serüven filmleri ilgimi çekerdi. O dönem için gözde filmlerimi getiren şirket; kesinlikle “Özen Film”di... Muhteşem filmler getirirdi benim için; Biyonik Adam Canavarlara Karşı (Super Infra-Man-1975), Tanrıların Dehşeti (The Land That Time Forgot-1975), Atlantis Kayıp Ülke (Warlords of Atlantis-1978), Yaratık (Alien-1979)... Elimde bu dönemden kalma ve üçünü “Özen Film”in getirdiğini hatırladığım dört film, biri “double feature” üç DVD var tanıtmak istediğim...
İlk DVD; 1975 yapımı Tanrıların Dehşeti (The Land That Time Forgot) ile 1977 yapımı, devam filmi, Tanrıların Dönüşü’nü (The People that Time Forgot) barındırıyor ve M.G.M’in “Midnite Movies” serisinden çıkmış. iki film de, ünlü fantastik kitaplar yazarı, Tarzan’ın da yaratıcısı Edgar Rice Burroughs’un (1875-1950) “Caspak” serisinin (1918), aynı adlı iki kitabından, yönetmen Kevin Connor tarafından filmleştirilmiş. Üstelik ilk filmin senaryo ekibinde ünlü bilimkurgu ve fantastik yazarı Michael Moorcock’un olması da cabası... Tanrıların Dehşeti; 1. Dünya Savaşı sırasında geçer. Bir Alman denizaltısı tarafından batırılan İngiliz gemisinden kurtulanlar, Bowen Tyler (Doug McClure) önderliğinde bir yolunu bulup, denizaltıyı ele geçirirler. Kurtulduklarını zannederlerken, bu kez de bir İngiliz savaş gemisi denizaltıya saldırır. Denizaltı dibe dalmak zorunda kalır ve yolunu kaybeder. Sualtında bir geçitten ilerleyerek, garip bir mekana gelirler. Burası binlerce yıl öncesinden değişmeden kalmış, Caprona adında bir yer, gizli bir ülkedir (King Kong filmlerindeki Kurukafa Adası gibi). Çok geçmeden dinazorlarla karşılaşırlar, ardından da savaşçı ilkel insanlarla. Gökyüzünde “Pterodactyl”lerin uçtuğu, ormanlarda ise “Allosaurs”ların kükrediği bu ülkede güvende değillerdir. Almanlar ile İngilizler bu tehlikeli bölgeden kurtulana dek ittifak yapmaya karar verirler. İlkel insanlar arasındaki savaşa girerler. Daha sonra keşfederler ki, ülkede zengin petrol yatakları vardır. Bu petrolü işleyip, denizaltı ile geri dönmeyi planlarlar. Bu arada Almanlar tekrar yönetimi ele geçirirler... Ada patlamaya başlarken, Almanların komutasındaki denizaltı Bowen Tyler ve Lisa’yı (Susan Penhaligon) geride bırakara yola çıkar. Tyler ve Lisa, kayaların üzerinden denize, şişe içinde bir mesaj fırlarırlar ve karlı dağlara doğru ilerlerler... Bu filmdeki denizaltı efektlerini Stingray kukla dizisinden ve de James Bond’lardan da tanıdığımız Derek Meddings yapmış...
İkinci film Tanrıların Dönüşü, ilk filmin kaldığı yerden başlar. Tyler’in mesajı bulunmuş, bir kurtarma ekibi hazırlanmıştır. Mesajda anlatılanlara göre bir harita çıkarılır. Ardından dev bir buzkıran gemisiyle yola çıkılır. Gemide yüksek dağları aşmak için, silahlarla donatılmış, pervaneli bir uçak da vardır. Ekibin bir kısmı bu uçakla dağları aşarak Caprona’ya gelir. Çok geçmeden gökyüzünde dev bir Pterodactyl’in saldırısına uğrarlar. Uçak yara alır ve gövde üzerine iniş yapar. Kazayı küçük sıyrıklarla atlatan ekip, Tyler’i bulmak üzere yola koyulurken sadece pilot uçağı onarmak için orada kalır. Canavarlarla dolu ormanlardan geçerler. İlkel (ama çok güzel) bir kadını, mağara adamlarının elinden kurtarırlar. Kadın Tyler’in bulunduğu yeri bildiğini anlatmaya çalışır. Tekrar yola koyulurlar.Çok geçmeden ilkel insanlardan biraz daha ileri döneme geçmiş barbar bir kavmin tutsağı olurlar. Tyler’da burada tutsaktır. Kaçmak için fırsat çıktığında harekete geçerler. Çıkan çatışma sırasında Tyler ölür. Maceralı bir yolculuktan sonra ilkel kızı alarak gemiye dönerler... Tanrıların Dönüşü, öykü kurgusu olarak bana Maymunlar Cehennemine Dönüş (Beneath the Planet of the Apes-1970) filmini hatırlattı. Oradaki karakterin adı Taylor (Charlton Heston) idi. Buradaki Tyler. Yine bir ekip zamanda atlama yaparak, mahsur kalmış olan Taylor’u kurtarmaya gidiyor, Taylor çıkan çatışmada ölüyor, ekip de ilkel kadını alıp gidiyordu...
Her iki filmi de barındıran çif taraflı diskte ekstra olarak yalnızca filmlerin fragmanları olmasına karşın, meraklısının gözü kapalı alması gerektiğine inandığım bir DVD bu...
1977 yapımı Dev Karıncalar İmparatorluğu da (Empire of the Ants) tıpkı yukarıdaki iki film gibi Özen Film’in getirdiği ve vizyona soktuğu H. G. Wells (1866-1946) uyarlaması kült bir film. Yönetmenliğini, düşük bütçeli “Dev Hayvanlı Filmler”in bir kaç ustasından biri olan Bert I. Gordon yapmış. Bert I. Gordon’u yine Özen Film’in getirdiği Dev Tohumu (The Food of the Gods) filminden biliyoruz. Aslında Dev Tohumu ve Dev Karıncalar İmparatorluğu, Wells’in “The Food of the Gods and How it Came to Earth” (1904) adlı romanı iki bölüme ayrılarak ve de moderleştirilerek çekilmiş filmler. Dev Karıncalar İmparatorluğu’nda; şehirden uzakta olan bir adada, yazlık site inşa eden bir şirketin adaya yaptığı tanıtım turu sırasında meydana gelen inanılmaz olaylar anlatılıyor. Şirketin temsilcisi olan Marilyn Fryser (Joan Collins), kaptan Don Stokely’in (Robert Lansing) teknesine bindirdiği konuklar ile adaya gelir. Çok geçmeden dev karıncaların ortaya çıkıp onlara saldırır. Tekne patlar. Bir panik başlar ve herkes ormanın derinliklerine doğru kaçar. Karıncalar konukları yavaş yavaş avlarlar. İçlerinde Marilyn Fraser ve kaptan Stokely’in de olduğu bir ekip, adanın derinliklerinde bir kasaba keşfederler. Bu kasabada, karşılaştıkları olaylardan daha garip olaylara tanık olacaklardır. Filmin jenerik bölümünde gördüğümüz üzere, bir tekneden denize atılan radyoaktif atık dolu variller karaya vurmuş ve karıcaların devleşmesine neden olumuşlardır. Anlayacağınız çevreci mesajları yoğun olan bir film Dev Karıncalar İmparatorluğu... DVD’de ekstra olarak hiç bir şey yok. Ama yine de meraklısınca arşive katılması gereken filmlerden... Çok sevdiğim bu filmin DVD’sini sevgili dostum Oky ile yaptığım bir takas sonucu arşivime katmıştım. Tıpkı eskiden sinema önlerinde yaptığımız çizgi roman takasları andıran cinsten...
1977 yapımı Hayvanların Günü (Day of the Animals) ise tipik bir “Hayvanların Dehşeti” filmi. Bildiğimiz üzere bu tarzın en önemli ve öncü filmi Hithcock’un Kuşlar’ıdır (The Birds-1963). Kuşlar’dan sonra özellikle de “B” filmi piyasası için benzer düzinelerce film yapılmıştır. Yönetmen, ormanlarda ve koruluklarda geçen, vahşi bir ayının dehşet saçması üzerine kurulu Grizzly (1976) adlı filmle tanınan William Girdler... Hayvanların Günü; daha başlangıç bölümünde ciddi ve çevreci mesajlarını izleyicinin gözüne sokuyor. Ozon tabakasının delinmesi, ultra violet ışınlarının dünyayı ve canlıları kötü yönde etkilemesi üzerine bir film bu. Hayvanlar çıldırıyor ve Amerikan kırsalında tatile gelmiş olan bir gurup doğa severe saldırıyorlar. Film; böyle giderse, ozon tabakasını delecek davranışlar sergilemeye devam edersek, olabileceklerden bir kısmı bunlardır üzerine iyice yoğunlaşıyor. Kadroda Leslie Nielsen ve “B” filmlerinin bildik oyuncularından Christopher George da var. Richard Jaeckel, Michael Ansara ve Lynda Day George da cabası... Müzikler, Lalo Schifrin’e ait... Bu türün içinde benim vazgeçilmez, küçük bütçeli “B” filmlerimden birisi Hayvanların Günü... DVD’de hiç bir ekstra bulunmamakta...
Metin Demirhan yazının orjinal hali burada bulunmaktadır.
|
|
Yorumlar (1) :: Sizin Yorumunuz :: Bağlantı
|
 "Buraya hocamın intikamını almaya geldim kalleş köpekler!.. Yılan ve akrep tekniğimle hepinizi geberteceğim!.. Sıcak kumlara gömüp, taşlaştırdığım ellerimle vücutlarınızdan oluk oluk kan akıtacağım!..."
Eyüp Sultan, Yeni Mete Sineması'nda geçen çocukluk günlerimde duyduğum bu ve benzeri sözler, videoma ya da DVD oynatıcıma koyduğum her Hong Kong/Çin ürünü filmi izlerken aklıma gelir ve yazlık sinemaların bol olduğu o "2 Film Birden" li dönemlere giderim... Wang Yu ve Bruce Lee... Yaşı 30'un üzerinde olanlar ne demek istediğimi ve neler hissettiğimi anlayacaklardır. Hele bir de İstanbul'un kıyı köşe mahallelerinde ya da Anadolu'nun kırsal bölgelerinde doğup, büyümüşlerse... İşte bu anılar ve duygular beni bu yazıyı yazmaya iten başlıca nedenler oldular. Her ne kadar Hong Kong-Kung Fu (ve diğer dövüş sanatları filmlerinin) kökleri onun filmlerine dayanmasa da, konunun Türkiye'deki tarihsel gelişimini göz önünde tutarak söze Wang Yu ile başlamak istiyorum; şu tek kollu uçan adamdan, hani enli ve keskin kılıcıyla kendisine ihanet edenlerden öcünü almak uğruna ağaçlara zıplayan, bir vuruşta otuz kelleyi koparan, çekik gözlü, sarı benizli kahramandan...  Kaynaklara göre; Jimmy Wang Yu, Yu Wang, Jimmy Wong Yu, Wang Zhengquan, gibi "aka"lara sahip olan Wang Yu, 18 Mart 1943'te Şangay'da (Shanghai) doğdu (Farklı kaynaklarda farklı tarihlere rastladım gerçi). Sporcu bir kimliğe sahipti ve uzun yıllar yüzücülük yaptı. 1962-63 ve 64 yıllarında, Hong Kong gençler yüzme şampiyonu olan Wang Yu'nun kaderi agresif yapısı yüzünden değişti. Şampiyonalara katılması yasaklanınca, kendini tümden sinema dünyasının içinde buluverdi. Yüzücülük yaptığı zamanlarda onun için bir ilk deneyim olan Shaw Brothers yapımı Kaplan Çocuk ( Tiger Boy-1963) ile başlamış bulunan sinema kariyeri hızla tırmanışa geçti ve onu halkın çok sevdiği bir oyuncu, bir efsane ( Chop Socky Legend) yaptı. İlginçtir ki, Amerika'da yayınlanan Oriental Cinema dergisinin editörü Damon Foster'ın bir makalesinde yazdığı üzere; Wang Yu hiç bir zaman ciddi anlamda Kung-Fu öğrenmedi. Aldığı bir parça Karate dersi ile, gençken katıldığı sokak döğüşlerinden edindiği tecrübe sayesinde durumu idare etti. Bu güne değin sayısız filmde oynayan ve bir kısmında da yönetmenlik yapan bu zat-ı muhteremin meşhur olmasını sağlayan, Hong Kong'da 26 Temmuz 1966'de gösterime giren Kolsuz Kahraman ( The One Armed Swordsman / Dubei Dao) filmidir. Kolsuz Kahraman o güne kadar bir milyon Hong Kong doları hasılat getiren ilk film olma ünvanını da eline geçirdi. Doğal olarak devamları, hatta taklitleri çekildi. Bir türe öncülük etti, Kolsuz Kahramanlar furyasını doğurdu. Bir Shaw Brothers klasiği olan bu filmi, efsanevi yönetmen Chang Cheh yönetti. Gerçekte içinde pek fazla Kung Fu elementleri bulunmayan bu film, tam bir kılıç dövüşü festivalidir. Hem de minimum ölçüde "tel" efekti kullanılan bir başyapıt...  Usta Chi-Ju (Tien Fong) bulunduğu çevrede iyiliksever biri olarak tanınmasına karşın, düşmanları da olan biridir. Bunların en tehlikelisi "Uzun Kollu Şeytan" olarak anılan Cheng Tien-Shou adında, gaddarlığıyla ünlü başka bir Kung Fu ve kılıç ustasıdır. Bir gün usta Chi'nin evi Cheng Tien-Shou ve adamları tarafından basılır. Öğrencilerinden biri olan Fang Cheng (Feng Ku) ölümcül yaralar almasına karşın hocası Chi'yi koumayı başarır. Çarpışma sırasında Fang Cheng'in kılıcı kırılır. Ağır yaralanan Fang Cheng, çok sevdiği hocası ve oğlu Fang Kang'ın kollarında yaşama veda eder. Fang Kang babasının kırık kılıcını alır ve intikam yemini eder. Yıllar Geçmiş, Fang Kang büyümüştür (Wang Yu). Babasının kırık kılıcını hep yanında taşımaktadır. Usta Chi, Fang Kang'ı kendi oğlu gibi büyütmüştür. Kızı Pei Erh (Pan Yin Tze) ve iki öğrencisi, ustanın Fang Kang'a daha fazla ilgi göstermesini hazmedemeyip, ona karşı diş bilemektedirler. Basit bir sebep yüzünden Fang Kang'ı düelloya davet ederler. Fang Kang onları ciddiye almamaktadır. Ama diğerleri dövüşmekte ısrar edince, kılıcını bile kullanmadan onları yener, sonra da gitmeye karar verir. Pei Erh bir anlık öfkesinin esiri olup, Fang Kang'ın boş bulunduğu bir anda, onun sağ kolunu keser. Fang Kang kanlı kolunu orada bırakarak, acılar içinde karlara bata çıka uzaklaşır. Bütün bunlar olurken, "Uzun Kollu Şeytan" Cheng Tien-Shou, adamlarıyla kasabaya gelir. Amacı daha önce başaramadığı suikastı gerçekleştirmektir. Bunun için onu ve öğrencilerini yenilmez kılacak silahlar icad etmiş, denemeye koyulmuştur bile. Usta Chi, Fang Kang'a olanları öğrenmiş, kızı ve iki öğrencisine onu bulup, kendisine getirmelerini emretmiştir. Fang Kang kan kaybı yüzünden bitkin düşüp bayılmıştır. yakınlardaki köyde, büyükbabası Wang (Lee Yan Ho) ile birlikte yaşayan Hsiao Man (Chiao Chiao) adlı genç kız Fang Kang'ı bulur ve evlerine taşır. Yaşlı adam ve torunu onu iyileştirirler. Fang Kang kısa sürede kendini toparlar ve işe yaramayan sol kolunu çalıştırmaya koyulur. Babasından geriye kalan kırık kılıç onu motive etmektedir. Fang Kang kısa sürede eski formunu bulur ve köyde sevilen bir kişi olur. Babasının katili ve hocasının baş düşmanı Cheng Tien-Shou'nun kasabaya döndüğünü öğrenince hemen yola çıkar. Amacı hem ustasını korumak, hem de babasının intikamını almaktır. "Uzun Kollu Şeytan"ın dehşet saçtığı kasabaya gelir. Ortalık kan gölüne dönmüştür. Sonunda babasının kırık kılıcıyla intikamını almayı başarır...
yanda; Kolsuz Kahraman (The One Armed Swordsman / Dubei Dao-1966) . (c) Shaw Brothers.
Çin Boksörü ( The Chinese Boxer / Long hu du-1970), Tek Kollu Boksör ( The One Armed Boxer / Du bei chuan Wang-1979-71), Çin Kaplanı ( A Man Called Tiger / Leng Mian Hu-1972-73), Tek Kollu Boksör Uçan Giyotin'e Karşı ( One Armed Boxer vs. Flying Guillotine / Du bi quan wang dapo xue di zi-1974-75), bir atımlık James Bond George Lazenby ile oynadığı Krallar Çarpışıyor ( The Man from Hong Kong-1974-75), çömez bir Jackie Chan'i de kadrosunda barındıran Öldüren Göktaşı ( The Killer Meteors / Feng yu shuang liuxing-1976-77) ve Ölüm Parmağının Dokunuşu ( Point the Finger of Death-1978) gibi filmlerle Türkiye'de de binlerce hayran kazanmıştır Wang Yu... Kolsuz Kahraman ve daha bir çok çılgın Kung Fu filminin ünlü yönetmeni Chang Cheh, içlerinde Liu Chiua-Liang, Tu Chung Shun, Tsu Tsan Hong ve John Woo gibi yönetmenlerin de bulunduğu bir kuşağı etkilemiştir. 100 filme yakın bir yönetmenlik tecrübesine sahip Chang Cheh'in, Hong Kong-Kung Fu sinemasına kazandırdığı Ti Lung, (Alexander) Fu Sheng ve Kuo Choi gibi yıldızlar, efsanevi Wang Yu'nun yanı sıra, türe müsait (özellikle de çoğu kırsal kesimlerde bulunan) Türk sinema salonlarında da çocuk yaştaki seyircinin gönlünü fethetmeyi bilmişlerdir. Chang Cheh'in bir çok ucubik filmi barındıran filmografisinden Kolsuz Kahraman'ın İntikamı (The New One armed Swordsman / San duk bei do-1971), On Çelik Parmak (Ten Fingers of Steel-1873), Beş Ölümcül Zehir (Five Venoms / Wu du-1978), Sakatlanmış İntikamcılar (Crippled Avengers / Can Que-1978) ve Altın Kollu Çocuk (Kid with Golden Arm / Jin Bei Tong-1979) gibi örneklerden birkaçı seyredildiğinde, onun pek te normal öykülerle uğraştığını söyleyemeyiz. Kullandığı statik kamera açılarının tekdüzeliğine rağmen, seçtiği öyküler ve kahramanlar onun filmlerini cazip kılan temel ögelerdir. Tabii filmlerde kullanılan fantastik Kung Fu teknikleri ile silahları unutmamak gerekir.
 Chang Cheh'in izinden giden ve onun tuhaf öykü anlatma tarzını bir adım daha ileriye taşıma becerisini gösteren az sayıdaki yönetmenlerden biri olan Liu Chia-Liang, çekmiş olduğu Kung Fu Efsanevi Silahlar ( Legendary Weapons of Kung Fu / Shi ba ban wu yi-1982) ve Sahaolin Ninja'ya Karşı ( Shaolin Challenges Ninja / Heroes of the East / Zhong hua zhang fu-1978-79) gibi iki Shaw Brothers klasiği ile Kung Fu sinemasının önemli yönetmenleri arasına girdi. Shaolin Ninja'ya Karşı'da en iyi performanslarından birini sergileme olanağı bulan Liu Chia-Hui (yönetmenin kardeşi) gibi genç bir yeteneğin karşısında, Japon uyruklu (efsanevi) Yasuaki Kurata ve Yuko Mizuno ile bizzat Liu Chia-Liang'ın kendisi "Sarhoş Usta" rolünde yeralmıştır. Filmin ilginç özelliklerinden birisi de, bir yığın Çin ve Japon silahının içinde bulunduğu sayısız dövüş sahnesini barındırmasına karşın, karakterlerden hiçbirisinin ölmemesidir. Hong Kong dövüş sanatları filmlerinin bir çoğunun ana temasını oluşturan, düşman Japonlara karşı mücadele motifi, bir şekilde burada da yinelenmiştir. Ancak dönemin kan gövdeyi götüren filmlerinin aksine, Çin-Japon çekişmesi, bu karşıtlığın parodisi olarak ele alınmıştır.  Ho Tao (Liu Chia-Hui) zengin bir aileye mensup, genç ve ileri görüşlü Çin dövüş sanatları öğrencisidir. Babasının ısrarları üzerine, istemeden de olsa genç bir Japon kızı olan Kun Tse (Yuko Mizuno) ile evlenmek zorunda kalır. Bu istem dışı evlilik, genç çift arasında inatlaşmadan doğan bir çekişmeye neden olur. Kun Tse de, kocası gibi dövüş sanatlarına ve geleneksel silahlara meraklıdır. Bunu farkeden Ho Tao, aralarındaki inatlaşmanın da etkisiyle ona hünerlerini göstermeye kalkıp, Çin silahlarının ve dövüş tekniklerinin Japonlarınkinden daha üstün olduğunu söyleyince, Kun Tse öfkeden deliye döner. Ho Tao'nun sözleri üzerine ona düello teklif eder. Ho Tao'nun geleneksel Çin silahları ve Kung Fu tekniği, Kun Tse'nin Japon kökenli "Ninjitsu" tekniği ile karşı karşıya gelir. Sinema tarihinin en ilginç karı-koca kavgalarından birine tanık oluruz. Ho Tao kazanır ve bunu hazmedemeyen Kun Tse bavulunu toplayarak, Japonya'ya, ailesinin yanına döner. Aradan Geçen kısa zaman Ho Tao'ya karısını özlediğini farkettirir. Gururu kırılan Kun Tse'nin dönmeyeceğini düşünen genç adam, kafasında bir plan yapıp, uygulamaya koyulur. Karısına bir mektup yazarak, onu kışkırtmayı düşünmektedir. Japon dövüş tekniklerinin ne kadar işe yaramaz olduğundan bahseden bir mektup yazar ve onu aksini ispatlaması için tekrar düelloya davet eder. Mektup, Japonya'da kazayla Kun Tse'ye ders veren dövüş sanatları ustalarının eline geçince, durum bir memleket meselesi halini alır. Ustalar Ho Tao ile hesaplaşmak için Çin'e gelirler. İçlerinden biri yenilmezliği ile ünlü Ninjitsu ustasıdır (Yasuaki Kurata). Ho Tao zor durumda kalmasına rağmen, dünya nimetlerinden (şarap hariç) elini eteğini çekmişbir "Sarhoş Usta"nın (Liu Chia-liang) yardımıyla Japon ustaları yener ve karısına kavuşur. Liu Chia-liang'ın yönettiği Shaolin Öldüren Karate (Return to The 36th Chamber / Shao Lin ta peng hsiao tzu-1980) ile Görünmez Savaşçı (Invincible Pole Fighter / Wu Lang ba gua gun-1983-84), Shaolin Ninja'ya Karşı ve Kung Fu Efsanevi Silahlar ile birlikte, 1989'da Warner Bros-Türkiye tarafından kiralık olarak Video kulüplere dağıtılmıştı.
Yazan : Öteki Sinema'nın abisi Metin Demirhan
|
|
Yorumlar (0) :: Sizin Yorumunuz :: Bağlantı
|
Kıyamet Sonrası Sineması kapsamında, erkeklerin etken oldukları öyküler anlatan filmlerin yanı sıra kadınların edilgen durumdan etken duruma geçtikleri öyküler anlatan filmler de çekilmiştir. Kadın; peşinden koşulan, erkeksi arzu ve isteklerin katalizörü, ‘ataerkil’ dünyanın ihtiyaçlarını karşılayan olma pozisyonundan çıkmış, yeniden ‘anaerkil’ toplumu oluşturup, erkeği egemenliğine almış ya da almaya çalışmaktadır bu filmlerde.
1986’da, İsrail kökenli Cannon Films tarafından finanse edilen Amerika 3000 (America 3000) işte bu filmlerden biridir. Baş rollerde Lauren Landon ve Chuck Wagner vardır. Yönetmen olarak David Engelbach’ın imzasını taşıyan Amerika 3000’de; nükleer savaşlar sonrasında ilkel çağlara dönen yeryüzünde, kadınlar ve erkekler iki düşman guruba ayrılmışlar, sürekli savaşmaktadırlar. Kadınların daha güçlü ve organize oldukları bu çağda, erkekler av ya da köle konumundadırlar. Erkeklerden biri, kadınların saldırısından kaçarken, toprak çöker ve bir çukura düşer. Bu çukur gizli bir sığınağa, modern alet ve edevatlarla donatılmış bir mağaraya çıkar. Adam orada eskiden Amerika başkanı olduğunu sandığımız bir iskeletin yanı sıra , bir stereo kaset çalar teyp ve parlak, radyasyondan koruyucu bir takım giysiler bulur. Giysilerden birine bürünüp, dışarıya çıkar. Yaşadığı yere dönünce kendini yeni Amerika başkanı ilan eder. Bir anda erkeklerin ilgisini çeker ve onları örgütleyerek kadınlarla son bir ölümcül savaşa sokar. Sonunda iki taraf ta savaşın anlamsızlığını farkederek, silahlarını bırakırlar. Artık yine yıllar öncesinde olduğu gibi bir arada mutlu (!) bir şekilde yaşayacaklardır. Film böyle aptalca bir sonla noktalanırken, günümüz dünyasında feminist çıkışlardan, feminist mücadeleden uzak durulursa ancak huzur ve mutluluk bulunur gibi embesilce bir söz söylemeye kalkması affedilir gibi değildir. Tam Amerikan tarzı...
Amerika 3000’den bir yıl sonra, 1987’de çekilen Kadınlar Savaşı’nda ise (Phoenix the Warrior), kıyamet sonrası dünya, ultra otomatik silahlarla donanmış amazon kadınlarının eline geçmiştir. Bu kadınlar topluluğunu, mistik güçlere sahip çok yaşlı bir kadın lider yönetmektedir. Masallardaki cadı görünümüne sahip bu kadın, -tıpkı Dünyayı Kurtaran Adam’daki büyücü gibi- düşmanlarının kanıyla beslenmekte, gün be gün gençleşmekte, güzelleşmektedir. Bu dünyada kıyamet, önce nükleer silahlarla gelmiş, sonra kromozom savaşlarıyla sürmüştür. Erkekler yeryüzünden silinmişler, tamamen ‘anaerkil’ düzen -ilkel koşullar altında- başlamıştır. Cadı ve vampir kraliçenin emrindeki savaşçı amazonlar, her yere dehşet saçmaktadırlar. Bir gün dağlardan Phoenix -Anka Kuşu- adında başka bir savaşçı kadın iner (Kathleen Kinmont). Bu kadın, bütün hünerlerini sergileyerek, kötü amazonlara karşı iyilerin yanında savaşmaya başlar. Bir çatışma sırasında kurtardığı esir kadınlarla kaçarlarken, çorak topraklarda inanılmaz bir şeyle karşılaşırlar; saklanmaya çalışan bir erkek... İnsan soyunun tekrar sürmesi için onu korumaya karar verirler. Filmde Kathleen Kinmont’un yanı sıra James Emery (filmdeki tek erkek), Peggy Sands, Shelia Howard, Roxanne Kernohan ve genç yaşta yaşama veda eden Hint asıllı oyuncu Persis Khambatta rol almaktadır. Kadınlar Savaşı, Robert Hayes tarafından yazılıp yönetilmiştir. Düşük bütçe ve amazon kadınlarının kötü oyunları filmi katlanılmaz yapıyor...
80’li yıllar, erkeklik organlarının kadınlar tarafından korumasıyla ilgili filmler yapılarak geçiyor sanki. 1987’de çekilen Kurbağa Bölgesinden KaçışHell Comes to Frogtown), öyküsünü ‘erkeklik organı koruma’ üzerine kuran müthiş bir ‘B’ filmidir. Filmin baş rolünde, ünlü Amerikan güreşçisi, -John Carpenter’in Yaşıyorlar (They Live) filminde de oynamış olan- Rody Piper bulunuyor. Piper’in canlandırdığı Sam Hellman -kısaca Hell- kıyamet sonrası çağda, çileler çekerek yaşamak zorunda olan bir mahkumdur. Tutuklu bulunduğu hapishanede işkenceye maruz kalırken, Med-Tech adlı, devlet yönetiminde önemli bir paya sahip teknoloji şirketinin kadın ajanları tarafından koruma altına alınır. Med-Tech’in Hell’den istediği; radyoaktivite yüzünden işe yaramaz hale gelen -ki Hell onlardan biri değildir- erkeklerin yapamadığını yapması, üreme yeteneğine sahip ne kadar kadın varsa hepsini tek tek döllemesidir. Ancak bu anlaşmayı kabul ederse işkence altında bulunduğu bu iğrenç hapishaneden çıkabilecektir. Sam Hell çaresizlikten teklifi kabul eder. Med-Tech’in icadı olan bir cihazla Hell’in erkeklik organı koruma altına alınır. İki şirket görevlisiyle birlikte, -bunlardan biri sarışın güzel oyuncu Sandahl Bergman’dır- çöle dönüşmüş bu radyoaktif topraklarda sağlıklı kadınları aramaya koyulurlar. Bir gurup kadının ‘Kurbağa Kasabası’nda, mutasyona uğramış kurbağa adamlar tarafından, seks köleleri olarak alıkonulduklarını öğrenirler. Kasabaya girip, kurbağa adamlarla mücadele ederler ve kadınları kurtarırlar. Sonra Sam Hell artık milli bir servet olan erkeklik organıyla bütün kadınları döller. Bu zor ve kutsal (!) görevi başarıyla tamamlayan Hell, özgürlüğüne kavuşur. Bu arada Sam Hell, masum görünüşlü sarışın hükümet ajanı Sandahl Bergman’ı da yatırıp ihya etmekten kendini alıkoyamaz. William Smith -yıllar öncesinin TV dizisi Zengin ve Yoksul’un (Rich Man, Poor Man-1976) Falconetti’si- ve Rory Calhoun’un da rol aldıkları filmin yönetmenliğini Robert J. Kizer yapmıştır. Kizer’i Godzilla 1984 ya da Godzilla’nın DönüşüReturn of Godzilla) adıyla bilinen filmden tanıyoruz. Amerikan versiyonu için eski oyunculardan Raymond Burr ile ek bölümler çekmişti bu Japon filmine.
Geçmişten tamamlayıcı bir örnek vermek gerekirse; 1960 yapımı Yeryüzündeki Son Kadın (The Last Woman on Earth) olur bu... Nükleer savaştan kurtulmuş bir grup insanın (ikisi erkek biri dişi) öyküsünü konu alır. İki erkeğin, geride kalan tek ‘dişi’yi (Betsy Jones-Moreland) elde etmek için birbirleriyle kıyasıya mücadele etmeleri anlatılır filmde. Kazanan kadını alacak -daha doğrusu düzecek- ve insanlığın devamını sağlama hakkına sahip olacaktır. İnsanlığın devamını sağlamak için ne kadar insanca bir şey... İnsan = erkek... İnsan = fallus... Peki ya kadın?.. Puerto Rico’da çekilen bu niyeti açıkça belli tipik Amerikan filminde, yapımcı ve yönetmen Roger Corman, kendi sinema kariyerinin en ucuz, en bayağı örneklerinden birini vermiştir. Daha sonraları Corman, pahada ucuz ama yükte ağır filmler koyabilecektir ortaya ve Edgar Allan Poe’dan uyarladığı bir dizi gotik korku filmiyle zirveye çıkacaktır.
Orion Pictures firması 1985’te, Steve DeJarnatt’ın yönettiği Cherry 2000’i piyasaya sürer. Oyuncular; Melanie Griffith, David Andrews, Ben Johnson ve Pamela Gridley’dir. Ayrıca bu tarz ‘B’ filmlerinin gedikli oyuncularından Brion James’te filmde küçük bir rol almıştır. Film; 2017 yılında geçer. Nükleer felaketler sonrası, yaşamını, büyük ve güvenli sayılan -seksin bile partnerler arası yazılı kontratlarla, noterler huzurunda yapıldığı- kentlerden birinde sürdüren iş adamı David Andrews’in rahatı, apartman dairesini paylaştığı partneri Cherry’nin (Pamela Gridley) kısa devre yapıp arızalanmasıyla bozulur. Cherry, iyi bir eş olmaya planlanmış bir androiddir. Bu oldukça eski sayılan modele tutkuyla bağlı olan adam, onun onarımı için ne gerekirse yapmaya hazırdır. Ama onarım mümkün olmaz. Android satıcısı bir arkadaşının tavsilerini dinleyip yeni bir model almak da istemez. O Cherry’ye aşıktır. Arkadaşı bunun üzerine bir başka tavsiyede bulunur; Cherry 2000’in zeka çipini çıkarıp saklayacak, yeni bir beden -kasa- bulunca da takıp kullanacaktır. Ama model eski olduğu için bir süre önce üretimi durdurulmuştur. Satıcı bu modelin sadece kumlar altında kalmış Las Vegas’taki -diğer adıyla yasak bölge ‘Z’- eski ve kullanılmayan depolarda olabileceğini söyler. Andrews, Cherry’e yeni bir beden bulabilmek umuduyla ‘Z’ bölgesine, Las Vegas’a gitmeye karar verir. Ancak kent dışındaki yaşam sanıldığı kadar kolay ve rahat değildir. Kentteki kanunlar ve kurallar işlememektedir bu çorak bölgede. Yağmacı çetelerin, mutant yamyam kabilelerin cirit attığı, dehşet havası estirdiği bu bölgeye gidebilmesi için Andrews’un iyi bir izciye, bir rehbere ihtiyacı vardır. ‘Z’ bölgesinin yakınlarında kurulmuş -eski Western kasabalarını andıran- bir kasabaya gelir. Bazı kötü niyetli kişiler tarafından dolandırılmak istenir. Ama son anda kurtulur ve gerçek bir rehber aramaya devam eder. Sonunda gözü pek, yetenekli ve güzel bir kadın olan -kızıl saçlı- Melanie Griffith’i bulur. Andrews önce rehberi kadın olduğu için kabul etmek istemez ama kadın kırbaç kullanmadaki ustalığını göstererek adamı ikna eder. Sonunda anlaşıp, kadının eski model kırmızı otomobiliyle yasak bölgeye doğru yola çıkarlar. Binbir maceradan sonra Vegas’a ulaşıp, depoya inerler. Ama bu depoyu gözetim altında tutan –tıpkı Çılgın Max 2: Yol Savaşçısı’ndaki (Mad Max 2: The Road Warrior) gibi- bir çeteyle mücadeleye girerler. Cherry’nin yapay bedenini bulurlar ve çipi takarak onu yeniden yaşama döndürürler. Çetenin elinden kurtulmak için kaçarlarken, hurdalarla dolu bir depoda, pervaneli, bir uçak bulurlar. Arabanın da motorunu kullanarak uçağı tamir ederler. Çete elemanları bölgeye geldiklerinde çatışma başlar. Andrews Cherry’le birlikte uçağa biner. Ama rehber kadın savaşırken uçağa binmeyi beceremez.. Zaten uçak iki kişiliktir. Andrews ne yapacağını şaşırmıştır. Dönüp kadını mı alsın, yoksa Cherry’le yoluna mı devam etsin... Basil Poledouris’in güzel müziği eşliğinde Cherry 2000; önce Bıçak Sırtı (Blade Runner) filmini andıran bir kent ortamında başlasa da, kısa bir süre sonra Çılgın Max 2: Yol Savaşçısı’nın spaghetti western tadındaki atmosferine bürünüyor. Meraklısı için zevkle izlenen bir film olmayı başarıyor yine de...
Frank Harris’in 1989’da yönettiği Şok Sonrası’nda (Aftershock) ise; kadın (Elizabeth Kaitan) uzaydan inen bir ‘yabancı’dır. 3. Dünya Savaşı sonrası, kıyameti yaşayan bir dünyaya ayak basar basmaz, eline geçirdiği bir sözlüğü kendi özel güçleri sayesinde ezberleyerek, ingilizce öğrenir. Kısa sürede kötü ve iyi dünyalılarla tanışır. Kadının önemli bir ‘sır’ taşıdığını anlayan her iki taraf ta onun peşine düşer. Filmdeki kötü adamları Richard Lynch, John Saxon, Mathias Hues ve Michael Barryman gibi bildik ‘B’ tipi oyuncular oynarlarken, baş rolleri hiç tanınmamış kişiler paylaşmaktadır. Bol patlamalı özel efektler ile -kötü kareografili- uzak doğu stili dövüş sanatlarından da yeteri kadar nasibini alan film, yer yer sıkıcı ve gereksiz diyaloglarla dolu bir ‘Çöp’ film örneğidir...
1990 yapımı ve bilerek kötü filmler çeken, bağımsız Amerikan şirketlerinden biri olan Troma Pictures’ın kaset ve DVD piyasasına pazarladığı, Dinozor Cehenneminde Bir Barbar Kadın’da (A Nymphoid Barbarian in Dinosaur Hell) ise -tıpkı Bir Milyon Yıl Önce (One Million Years BC) filmindeki Raquel Welch gibi- çıplak bedeninin bazı yerlerini hayvan postlarıyla örtmeye çalışan Linda Corwin bulunmaktadır. Corwin, nükleer savaştan sonra yeryüzündeki çorak arazilerde çeşitli canavarlara ve yaratıklara karşı yaşam savaşı veren güzel bir kadındır. Yaratıklar, mutantlar, barbarlar, sonsuz zindanların efendileri, hâtta ve hâtta dinozorlar bile onunla çiftleşmek arzusuyla yanıp tutuşmaktadırlar (merhaba Roger Corman ve merhaba Yeryüzündeki Son Kadın)... Linda Corwin filmin başından sonuna dek kaçar, kaçar, kaçar... Peki izleyici ne yapsın? Daha fazla çıplak et görmek arzusu ve umudunda olanlar oturup izlerler. Kıyamet sonrasının bunaltıcı ortamında, yeryüzünde kalan son ‘ıslak et parçası’ herkesin -izleyici dahil- iştahını kabartmıştır. Kadın için, -daha çok onun ıslak cinsel organı için- saçma sapan bir savaş başlar. Film boyunca kaçmak zorunda kalan Linda Corwin’in başına gelmedik kalmaz... Ona bu işkenceleri hazırlayanlardan biri olan yönetmen Brett Piper, aynı zamanda filmdeki özel efektlerin de yaratıcısıdır. Özel efektler de film kadar rezalet ve zavallıdır... ( ( Yazan : Metin Demirhanasıl link : KIYAMET SONRASI FİLMLERDE KADINLAR
|
|
Yorumlar (0) :: Sizin Yorumunuz :: Bağlantı
|
|
Yazarlar
Murat Tolga Şen
Masis Üşenmez
Akuma Blade
Gülnur Karakaş
Konuk Yazarlar
Utku Uluer
Xkyoya
Çevirmenler
Angelus Novus
Mahmut Akıncıoğlu
Banner & Arts
Murat Özkan
|