Cloverfield - Canavar

Kategori: Dev Yaratiklar

Cloverfield’i gördünüz mü? Cevabın Evet olduğunu kabul ediyorum. Peki Sevdiniz mi?


İşte burada filmi görenlerin yarısının heyecanlı bir Evet diğer yarısının da dudak bükmeli bir Hayır cevabı verdiğini düşünüyorum. Çünkü Cloverfield’i eğer hala görmediyseniz ve gitmeyi düşünüyorsanız, salondan filmi çok sevmiş yada gerçekten nefret etmiş olarak çıkacaksınız.

 

Cloverfield her şeyden önce son 10 yılın en riskli büyük bütce projesi olma özelliğini taşıyor. İnternette başlayan ve akıllıca yürütülen gizemli reklam kampanyasının ardından, ser verip sır vermeyen teaser'lar sayesinde en azından ne olabileceği konusunda bazı ipuçlar edinmemize rağmen, filmin  adı açıklandığı vakit yeni bir şaşırma söz konusuydu. ortalama izleyiciyi geçin,  “Attack of the Giant Monsters”, “İnvaders from outer Space”, War of the Worlds” gibi fiyakalı Canavar filmi isimlerine alışmış tür takipcisi sinema seyircisinin de böylesi bir filmi, bir semt ismiyle kabullenmesi biraz zor olsa gerek...

 

Ama yönetmenin istediği de zaten bu; Seyirci salona girene kadar, onu her şeyin dışında ve bilgisiz tutmak. Film başlar başlamaz ilk şokunuzu yaşıyorsunuz. Sağdan, soldan gelen şaşıran sesler kafanızdaki sorunun cevabı oluyor “Adamlar filmi el kamerasıyla çekmişler” Eğer ortalama  ve standartlara sadık ayrıca sinemada deneysel işlere girişilmesinden pek hoşlanmayan bir izleyiciyseniz hemen kalkıp gitmeniz, hem sizin, hem de filmi gerçekten izlemek isteyenler için iyi olacaktır. (filmi izlediğim salonda  engizisyon işkencelerine maruz bırakmak istediğim birkaç şikayetci ve dırdırcı izleyici yine mevcuttu!) ama sabredip kendinizi ilk kez Blair Cadısı ile yaratılmış yeni  aktüel gerçeklik duygusuna kaptırabilirseniz, bir fantastik film severin alabileceği en büyük mükafatlardan birine kavuşacaksınız..

 

Cloverfield çok riskli bir girişim demiştik. Gerçekten de lansmanından, isminden ve multi milyon $’lık efektlerinin bir el kamerası içine hapsedilmesinden çıkardığım sonuç bu oldu. Ama artık yeni bir şey üretmenin imkansız olduğu, vampir dişlerinin, kurt adam kıllarının, envayi çeşit iblisin, canavarın onlarca kez gözümüzün önünden geçip, klişelerin yeniden ve yeniden harcanmasından sonra bu türün sağlamayı vaat ettiği tepkileri sağlamak içinde böylesi cesur bir girişim gerekliydi. Cloverfield illa bir etkileşim aramak gerekirse 1953 yapımı stop motion kültü "The Beast from 20.000 fathoms"dan oldukca etkilenmişe benziyor fakat bu filmin bir yeniden çevrimi olmak yerine 1953 yılında yapılan filmin sağlamayı umduğu duyguyu üretmenin peşinden gidiyor ve iyiki de öyle yapıyor çünkü remake'lerden gına gelmiş durumda ve gönlümüz bu eski Harryhausen klasiklerinin de ticari amaçlarla yağmalanmasına el vermiyor.

 


Cloverfield bir filmden öte bir deneyim. Filmi yapan yaramaz çocukların amacı, izleyiciyi katılımcı yapmak.. bu yüzden filmde büyük kahramanlıklar yada mucizevi kurtuluşlar yok! Kovalanıyorsunuz, şehirde güvenli hiçbir yer yok ve eğer kaçamamışsanız ölüyorsunuz! Film size canavarın nereden geldiğini, neden geldiğini yada nasıl yok edileceğini asla söylemiyor. Filmin içinde bu soruların hiçbir cevabı yok. Filmin sunduğu basit vaat şu : Doğumgününüzü kutlarken ve eski sevgilinizden ayrılmanın acısını yaşarken yaşadığınız şehre dev bir yaratık saldırıp, siz de ateşin tam ortasında  kalırsanız ne yaşayacaksanız onu yaşayacaksınız. Bu ilk defa İşaretler filminde gördüğümüz türden bir sıradan insan ve uzaylı karşılaması deneyiminin geliştirilmiş hali aslında…


 


Cloverfield deneyiminden yüzümde mutlu bir gülümsemeyle ayrıldığımı ve Lunapark’a yeni gelmiş tehlikeli bir oyuncaktan inmişcesine eğlenmiş olduğumu söylemek isterim. Filmin yapmak istediği şeyin, ve gizli misyonunun farkında olarak, böylesi bir girişime fantastik sinemanın şiddetle ihtiyacı olduğunu ve ileride İmax ve benzeri 3D gerçekcilik uygulamalarıyla birleştirilecek yeni bir sinema anlayışının ateşleyicisini görmüş olmanın hazzı içerisindeyim. Tabi bu kadar yakışıklı ve güzel insanı oynatmak yerine biraz daha sıradan tiplere şans tanınırsa gerçekciliğin daha da yukarı çıkacağını düşünüyorum.


Cloverfield Canavarı üzerine bazı fikir yürütmeler


Söylemiştik; filmde canavarın ne olduğu, nereden geldiği,amacının ne olduğu ve neden saldırdığı ile ilgili en ufak bir cevap yok. Bu da özellikle yabancı forumlarda Canavarın muhteviyatı hakkında şiddetli tartışmaların yaşanmasına sebep oluyor. Öncelikle afiş ve ilk saldırının Ellis adası noktasından başlaması sebebiyle Canavarın sudan geldiğini biliyoruz. Ama bu okyanusun derinliklerinde yaşayan amfibik bir mutant yada prehistorik bir canavar mı, yoksa Uzaydan gelip okyanusta gizlenen nir yaratıkmı. aşağıdaki çizmde Canavarın balinalarla olan benzerliği dikkatinizi çekecektir ama bu çizim filmde gördüğümüz canavarı tam olarak tasvir etmiyor. filmde gördüğümüz canavar daha yabancı bir yaratık, ve dünya da gördüğümüz yaşam formlarıyla pek benzeşmiyor.



Ayrıca Dünyalı bir formun bu kadar ateş altında kalıp da ölmemesi imkansız. Neredeyse tüm ordu gücüyle Canavara saldırılmasına rağmen ki buna ağır bombardıman uçakları da dahil, yaratığın saldırmaya devam etmesi yaratığın uzaydan gelmiş olma ihtimalini güçlendiriyor. Tabi bu geliş milyonlarca yıl önce olmuş ve yaratık kıyım gününe kadar hibernatik bir ortamda hayatını sürdürmüş olabilir. böylesi büyük bir yaratık eğer bu kadar zamandır gezegenimizdeyse bir okyanus çukurunda saklanmış olması muhtemel...


Yakın zamanda haberlisi ve sıkı bir takipcisi olduğum, Post Apokaliptik popüler kültür blogu Ara Bölge'de Canavarın ne olabileceği ile ilgili üzel bir yazı var. yazar arkadaşın yolladığı mail ile bende haberdar oldum ve zevkle okudum. Yine bu izin doğrultusunda büyük bir kısmını aşağıya ekliyorum. yazınının linki ise burada


Canavar neye benziyor derseniz, geçenlerde canavarın oyuncağını çıkaran Hasbro'nun sayfasına alalım sizi.
Bana pek başarılı bir çalışma gibi gelmedi ama, sonuçta lisanslı misanslı bir ürün olunca budur demek zorunda kalıyoruz.


Canavarın Kökeni
Bu konuda belli başlı öne sürülenler: 1) Yaratık radyasyon mahsuludur. 2) Yaratık zaten hep oradaydı ama ya uyandırıldı ya da beslenmek, üremek vb doğal ihtiyaçları için karaya çıktı. 3) Yaratık uzaydan geldi.

Bu konuda seçenekleri 2'ye indiren bir görüntü var, yine filmin sonundan. Bzim çocukların altına saklandıkları köprü başlarına yıkılınca kamera yine Nisan ayında kaydettiği görüntüleri göstermeye başlıyor ve Rob ve sevgilisi dönme dolaptalar; bunlar konuşurken kamera bir süre denizi gösteriyor ve o esnada denize bir şey düşüyor-muş- (Videolar mevcut fakat başta da dediğim gibi cep telefonu ile çekildikleri için pek bir şey anlaşılmıyor, ama nedir derseniz: bu, bu ve bu).

Kimileri bu düşenin bizzati canavar (ki uzaylı bir yaratık olduğu için dünya havası ve okyanus ortamı yarıyor, gelişip coşuyor, yaklaşık bir ay denizde yaşadıktan sonra karaya çıkıyor), kimileriyse bu düşenin bir uydu olduğunu iddia ediyorlar. Bu uydu diyenler iddialarını detaya bulayıp daha da derinleştiriyorlar, diyorlar ki:
Düşen uydu -hayali- Japon petrol şirketi Tagruato'ya aitti. Tagruato'nun sitesine baktığımızda görüyoruz ki, Slusho isimli -yine Abrams'ın daha önceki yapımlarında da gördüğümüz hayali markası- içeceği de onlar üretiyor.
Pekiyi esas oğlanımız Rob'un Japonya'ya başkan yardımcısı olarak gideceği şirket hangisiydi dersiniz? Evet, Slusho...
Teoriye göre Tagrugato'nun adamları düşen uydunun peşinden okyanusun dibine dalınca ortamın bu Slusho'nun hammaddesini oluşturan şeyle dolu olduğunu gördüler.
Hal böyleyken bi yandan uyduyu arar ve diğer yandan da hammadde toplarken bizim Japonlar okyanusun dibinde uyumakta olan canavarı uyandırdılar.

Canavar okyanusun dibinde hayvani basınçlarda takılmaya alışkın olduğundan, pek tabii bizim 0 rakımda yaşamaya programlı hassas bünyelerimizde yıkıma yol açmak üzere tasarlanmış silahlar canavarı öldürmüyordu.

Ama bana göre Tagruato'nun bu işteki fonksiyonu canavarı uyandırmaktan daha fazlası. Belki de canavarın ortaya çıkmasından onlar sorumludur (Slusho hammaddesi üzerinde yaptığı çalışmaların yan ürünüdür filn?).

Durum böyle, sonunda Abrams abi bu Tagruato'yu Dharma Initiative ile ilişkilendirmese bari...



-Bir diğer fikir yürütme yazısı da Hulusi Sağır adlı takipcimizden geldi. Cloverfield fenomenine  ve düşen uydu sorunsalına değişik ve bilimsel bir açıklama getirmesi bakımından oldukca ilgiye değer:

"japon araştırma uydusunun düşmesi konusunda birkaç şey söylemek istiyorum. suni uyduların işlevi bittiğinde, herhangi bir arızadan dolayı kontrol dışı kaldıklarında, yada herhangi bir sebepten dolayı dünyaya düşmezler. dünya etrafında aynı yörüngesinde ilerlemeye devam ederler. uzay boşluğunda kaybolup gitmezler yada dünyaya düşmezler. suni uydular aktif olduğu zamanda da dünyaya düşmesini engelleyen bir sistemle yörüngede durmazlar. uydu arızalandığı yada çalışmadığı zamanda bu değişmez. nasıl ay dünyaya düşmüyorsa ve yörüngesinden çıkmıyorsa, uydularda böyledir. artık kullanılmayan, ömrünü doldurmuş, çalışmayan uyduları roketle vurarak temizlerler. çünkü tahmin ettiğimizden çok daha vazla uydu kullanılmakta, hepsinin belirli bir ömrü vardır. ömrü tükenen uydular dünya etrafında dönmeye devam ederler. bu yüzden uydu kirliliği oluşmaktadır.
uydular, dalında olgunlaşan armutlar gibi dünyaya düşmezler ama düştüğünü farzedelim. bu düşüş kontrolsüz olursa, açısı dik olursa, uydu milyonlarca parçaya ayrılır. buna şöyle bi örnek verebilirim. bir insan uçurumdan

düşerse yere çarptığında parçalanır ölür. çünkü zemin katıdır. bir insanın uçurumdan denize düştüğünde, düz duvara çarpış gibi etkilenir ve ölür. çünkü denizinde bir yoğunluğu vardır ve o süratte çarpmak duvar etkisi yapar. aynı şey hava ve atmosfer içinde geçerlidir. havanında bir yoğunluğu vardır. hatta bir nese, belirli bir süratten sonra havada da duvar etkisine maruz kalır. bunun havada olduğunu keşfetmeyen insanlar, ilk kez ses hızını geçen jetlerde bunu görmüşlerdir. ses hızını geçen jetler parçalanmışlardır. çünkü ses hızını aştıktan sonra havanın yoğunluğu ve jetin airodinamic yapısı ilerlemesine izin vermemiş, parçalanmıştır. örnek vermek gerekirse, kar küreme aletini karda hiç durmadan dik bir şekilde ilerletirseniz, önündeki karlar birikir ve ilerlemenize imkan vermez. atmosfere düşen göktaşlarıda bu sebepten dolayı aşırı sıcaklığa maruz kalır ve parçalanırlar. eğer uydularda dünyaya düşüyor olsa bile akibeti bundan farklı olmaz. en iyi ihtimalle küçük parçalar halinde yeryüzüne ulaşırlar. bu söylediklerim çok bilindik ve yüzeysel şeylerdir. film yapımcıları ve senaristler bundan fazlasınıda biliyorlardır mutlaka ve göz ardı etmeleri imkansız. yeni çekilecek bir filmde düşen uydu ve bunun etkilerini kullanarak canavarı uyandırma konusunu kullanamazlar. o düşen şey kesinlikle bilinçi olarak gönderilmiş birşey olmalı. <******>


Eğer buna benzer fikir yürütmeleriniz varsa otekisinema@gmail.com adresine mail atın yada yorum olarak yazıya mesaj bırakın, filmin mantığıyla çelişmeyen önermeleri yazı bünyesinde isminizi de belirterek yayınlamak istiyorum.


Öteki Sinema için yazan Murat Tolga Şen - Ara Bölge - Hulusi Sağır

Yorumlar (2) :: Sizin Yorumunuz :: Bağlantı


Dosya: King Kong II

Kategori: Dev Yaratiklar

King Kong'un oğlu ve Japon King Kong'ları


Seriyal mantığına alışkın dönem izleyicisi için bile hayli süratle kotarılmış bir devam Filmiydi bu… Cooper ve Schoedsack, hiç değilse bir süre bekleyip seyircilerin Kong'un Hüzünlü anısına tutunmalarını sağlamak ve nostaljik bir geri dönüş filmiyle onların gönlünü almak yerine Ruth Rose'a alelacele bir senaryo yazdırmayı yeğlemişlerdi. Yönetmen koltuğunda bu kez sadece Schoedsack vardı. Eski kadrodan Robert Armstrong (Denham) Frank Reischer (kaptan Englehorn) ve isimsiz Çinli aşçı rolüyle Victor Vong bulunuyordu. Ancak ortaya çıkan iş öylesine eli çabuk bir iş görünmündeydi ki hayal kırıklığı kaçınılmazdı. Filmin açılışında, Kong’u Newyork’a getirerek büyük bir yıkıma neden olan tacir Denham’i evinden dışarı adım atamaz ve mahvolmuş bir halde görürüz. Hakkında açılan davaları haddi hesabı yoktur. Tüm varını yoğunu mahkemelere ve ödediği tazminatlara harcamıştır. Debham, akıl çelici sözlere kapılıp kendisini kısa bir süre sonra kaptan Englehorn ile beraber yine açık denizde ve tuhaf adlar taşıyan egzotik adalarda (makassar, Lombak ve Dakang!) yeni servet yolları ararken bulur. Kong’u buldukları adada sözümona büyük bir hazine vardır. Denham, adaya yaklaşmak bile istememektedir. Gelgelelim asıl derdi kanundan kaçmak olan Helstrom’un (döneme uygun olarak Alman kökenli) ön ayaklık ettiği bir isyan sonrasında adaya çıkmaktan başka çareleri kalmaz.

 

Yavru Kong'un ortaya çıkışı ilk filmde baba Kong'un ortaya çıkışına kıyasla görkemden ziyadesiyle yoksundur. Çığlık çığlığa Fay Wray'e göre çok daha soğukkanlı ve doğal bir oyunculuk sergileyen Helen Mack'in canlandırdığı Hilda ve onu biraz da gönülsüzce himayesine alan Denham, Kong'un yavrusunu bir bataklığın içinde tesadüfen bulurlar ve boğulmaktan kurtarırlar. Denham böylece vicdan azabını bir nebze olsun hafifletir. Ancak yavru Kong, bu iyiliği karşılıksız bırakmaz ve önce hazineyi bulmalarına yardımcı olur. Sonra da B filmlerinin en beylik, en kaçamak numarasıyla; yani ansızın peydahlanan bir depremle adanın sulara gömüldüğü o son ana dek, yanlarından ayrılmaz, onları pek çok kere tehlikeden kurtarır. Bacağı bir rahneye sıkışan oğul Kong, son ana kadar Denham'ı elinden bırakmaz ve onu su üstünde tutar.

 

Wil1is O'Brien'ın (stop-motion) canlandırması burada çok daha akıcıdır, daha süratli ve hızlı tempoludur. Buna rağmen yavru Kong, insansı seslerle, hatta çizgi filmlere Özgü espriler ve insani tepkilerle betimlenir. Mesela bir ayıyla kapıştığı sahnede kameraya bakıp komik suratlar takınır. (Harryhausen yıllar sonra bu sahneleri anarken budalaca tanımını kullanacaktı.) Klasik "canavarlar çarpışıyor" sahnelerinde bile (burada sadece iki tane var) öncü filmin ruhuyla çelişen bu tavrı desteklercesine, tematik müziğin yerini sessiz komedilere özgü bir müzik çalışması alır. Kişilik sahibi Kral Kong'un yetişkinlere yönelik kaçış sineması, tekdüze tekrarlarla dolu, hayli çocuksu bir macera filmiyle yer değiştirmiştir. İster istemez akla iki ihtimal gelir Ya Cooper, Schoedsack ve Rose yarattıkları efsaneden sanki bir an önce kurtulmak niyetindedirler; ya da efsanenin hangi ayrıntılar sayesinde başarılı olduğunu düşünmeye fırsat bulamayacak kadar hayalperesttirler.




KING K0NG GODZİLA’YA KARŞI (1962)

Godzilla trene saldırdığında makinist duyuruda bulunur. "Godzilla yaklaşıyor! Treni boşaltın!" Yolcular çığlık çığlığa, birbirini ezmeye başlarken, sakince ekler "Panik yapmayın."

 

Tahmin edebileceğiniz gibi, Kong ve Godzilla'nın beyazperdede ilk kez renkli göründükleri bu Ishiro Honda filminde; gizem, gerilim ve dramatik düğüm noktaları değil, komedi ön planda. Buna karşın klasiğe saygı duruşunda bulunan ayrıntılar da yerli yerinde. Kahverengiye boyanmış Japon oyuncuların canlandırdığı yerliler, dev ahtapot ve Kong kapışması, trenden kız kaçırma vs. Ama özgün eserin hatırına öykü bütünlüğü bekliyorsanız nafile. Kong'un Japonya’daki popülerliği hâlâ sürdüğü bir dönemde çekildiği için de kimin kazanacağı baştan belli. Ama pejmürde ve yumruğunu sıkmaktan aciz bir kostümle ortalıkta dolaşan Kong’u gördükten sonra Godzilla'nın tarafını tutmamak imkansız. Bir nükleer denizaltı kazasıyla ortaya çıkan Godzilla evine dönme derdinde. Bir tıp mucizesi için gizemli Ahududu suyu adasından şehre getirilmek istenen Kong ise bir süre sonra Tokyoluların yegane umudu haline geliyor. Kong ve Godzilla topu topu iki kez karşı karşıya geliyorlar. Minyatürlerin bas bas bağırdığı; oyuncak tankların, buldozerlerin ve arabaların eşlik ettiği, rengin bir dezavantaja dönüştüğü filmin en eğlenceli kısımları da bu bölümler zaten. Hani ikisinin arasındaki gelişmeleri özetleyen ve hava durumu sunucusu sıkıcılığında kotarılmış eklemeler de olmasa, mükemmel bir B filmi çıkacakmış ortaya.


KING KONG FİRARDA (1967)

ABD sürümlerindeki jenerikte geçen adıyla Inoshiro "Bay Godzilla” Honda, çektiği son King Kong filminde 1933 yapımına çok daha Fazla sadık kalır. Ağır temposuna karşın dönemin sevilen tüm öğelerini bünyesinde toplamaya çalıştığı İçin oldukça zengindir de. Honda, nasıl ki oyuncularını seçerken onların İngilizce konuşabilmelerinden ziyade, Hollywood yıldızı havası taşımalarına önem gösteriyorsa, harmanladığı malzemeleri seçerken de gündemi takip eder ve Batılı izleyicilerin de gönlünü okşayacak bir karışım hazırlar. Bu kez Dr Who’da vardır işin içinde, Thunder birds estetiği de, Bond filmleri de...


Gerçek Kong’un. dünyayı ele geçirmeyi planlayan bir bilim adamı tarafından yaratılmış robot Kong’la mücadelesinde özgün eserdeki güzel kadına (buradaki adı Susan) aşık olan goril ve T-Rex kapışması motifleri de kullanılır. Ama örneğin T-Rex kapışmasına bu kez uçan tekmeler eşlik eder. King Kong'un, yaşadığı adadan (bu kez Mondo) Tokyo'ya nakli ve yüzerek uzaklaştığı final sahnesi gibi Honda motifleri de tekrarlanır. Bu anlamlı finale, gözyaşlarımızı tutmakta güçlük çektiğimiz bir kapanış repliği damgasını vurur "Evine dönüyor, çünkü medeniyet dediğimiz şeyi yeterince gördü."

 

Japonya'daki maceraları süresince kıtalar arası yüzme, yıldırımla güçlenme, kurşun geçirmezlik, kutup soğuğuna dayanıklılık, radyasyona direnç ve laftan anlama gibi yetenekler kazanan Kong, on yıl sonra ABD kıtasında tekrar gözükecektir ama artık pek de marifetli değildir.


Okuyuculara not: okumakta olduğunuz bu yazı Kerem Sanatel tarafından, artık yayınlanmayan Film+ dergisi için yazılmıştır. Öteki Sinema tarafından Yazar kimliği belirtilmek şartı ile kaynak olarak faydalanılması amacıyla internet ortamına aktarılmıştır.
Yorumlar (0) :: Sizin Yorumunuz :: Bağlantı


Dosya : King Kong

Kategori: Dev Yaratiklar
Göz kamaştırıcı görsel efektler, dur durak bilmeyen hareket ve heyecan, egzotik mekanlar, masal kitabı görselliği... King Kong'un büyüklüğü bir bakıma mecazi olabilir. Oysa filmin kendisi bugün gişeye oynayan iddialı macera filmlerinin en başta sıraladığımız kurallarını topyekün kullanan ilk büyük yapımdı. 1933 yılındaki ilk kükreyişiyle doğan 4 efsaneye ve onun isinden giden başlıca filmlere dalıp gidiyoruz bu yazıda. Ucuz ve pespaye görsel efektleriyle Cooper'ın dünyasına mütevazı da olsa bir tuğla eklemek isteyenden tutun da, Hollywood'un hep hoşlandığı şaşaalı ama yavan pahalı prodüksiyonlara dek uzanarak, King Kong'un çevresini saran efsanevi çemberi şöyle bir turluyoruz.

 

Bugün bazı sinemacılar Merian C. Cooper için hep aynı sıratı kullanıyor 0 gerçek Indiana Jones idi. Cooper'ın serüven ruhunu ateşleyen şey, 6 yaşındayken okuduğu bir kitaptı. 1861 yılında P.B. Dun Chaillu tarafından yazılan "Adventures of Equatoria1 AFrica" adlı bu kitap, Afrika'daki keşif gezileri ve goril avları sırasında yaşanmış inanılmaz olaylar hakkındaydı ve Cooper'ın goril merakı da böyle başlamıştı. Kitabı bitirdiğinde kafasında sadece kaşif olmak vardı. Bu keşfetme duygusu Cooper’ı hayatı boyunca terketmedi. Havacılığa merak saldı. (King Kong'a saldıran uçakların pilotlarından birini kendisi canlandıracaktı. Rol arkadaşı da iş ortağı Ernest B. Schoedsack idi.) Birincisinde Faal olmak üzere her iki dünya savaşına da katıldı. Bu mücadeleci ruhu nedeniyle yıllar sonra "Asıl King Kong benim” bile diyecekti. Kafa dengi meslektaşı ve kankası Schoedsack ile, dökümanter sinemaya merak salan Cooper, özellikle Afrika ve Asya'da çektiği belgesellerle ürün en ilgi çekici birkaç örneğine imza attı. Özellikle Grass ve Chang efsanevi başyapıtının temellerini de atan anahtar sahnelere sahipti. Ama Cooper'ın kafasında hep aynı imge dönmekteydi: Komodo adasındaki ejderlerle dövüşen dev goril!  Stüdyoları kapı kapı dolaşıp King Kong projesi olarak sunduğu şey de temelde bu Fikre dayanıyordu ve kabul ettirebilmesi için hikayenin üzerinde oynaması, Dun Chaillu’nun kitabına geri dönmesi ve serüven ruhunu öne çıkarması gerekmişti.

 

"Dünyanın Sekizinci Harikası” olarak tanıtılan King Kong, dönemin yılgın seyircileri için büyük bir sürprizdi. Hikayesi yavaş yavaş açılıyor ve giderek genişliyordu. Canavar ürkütücü olduğu kadar dokunaklıydı da. Daha da önemlisi, seyirciler, ilk kez perdedeki görüntüyle eşzamanlı akan, organik uyumlu bir müzik çalışmasına şahit oluyordu. Max Steiner'ın çalışması, bugün çağdaş Film müziğinin öncüsü sayılıyor. Sadece bu değil; bugün kulağa cok ham gelse de (ama asla ilkel değil!) Murray Spivack'ın ses kurgusu çalışması da Steiner'ın öncülüğünü destekler nitelikteydi. Dönemin tüm görsel ve işitsel  imkanlarının en karmaşık yöntemlerle uygulandığı King Kong da kullanılan teknikler, bugün hâlâ çağdaş canlandırma sanatçıları tarafından tahlil ediliyor, örnek alınıyor. Film, zaman içinde çoğu kez öncü sıfatını gölgeleyen diğer canavar Filmleriyle karıştırılmak gibi bir hataya kurban gitse de. Fantastik sinema, hala, King Kong’un seyircilerinde uyandırdığı, resimli masal kitaplarına özgü o benzersiz hayret duygusunu yeniden yaratabilmenin yollarını arıyor. İste o yolculuğun durak noktaları: Sinema tarihçileri ve akademisyenler, sonradan klasikler üzerine derin okumalara girişmekten ve onları eğretilemelerle süslemekten hoşlanırlar. Ama bazı Örnekler öylesine yalındır ki sinema sanatını zenginleştiren bu eğretileme girişimleri zorlama bir çabadan ibaret kalır. Güzel ile çirkin hikayesinin en görkemli yorumu King Kong’da olduğu gibi...


 

Önüne çıkan her şeyi yakıp döken, insanları çiğneyen dev bir gorilin siyah ırkla dolu bir adadan çıkıp da sarışın bir kadın karşısında süt dökmüş kediye dönmesini bir üstün ırk alegorisi olarak okuyanlar da çıkabilir. Yada neredeyse yarım yüzyıl sonra birileri çıkar ve Empire States binasına esas kızla birlikte tırmanan gorilin Fallik simgeden medet umarak bir erkeklik gösterisinde bulunduğunu da iddia edebilir. Oysa Cooper, Empire State binasının inşaatına bir mucizeymişcesine tanık olduğunu her fırsatta dile getiriyordu ve insan eliyle yaratılmış iki farklı sanat eserini buluşturduğu bu sahne onun için çok kişisel bir saygı duruş anlamı  taşımaktaydı. Okumalara açık olsa, King Kong, yalın duruşunu hiç yitirmez: 0, serüven sinemasının temellerini kuran katıksız bir kaçış sineması örneğidir. Belki de en önemlisi...

 

King Kong fikri ortaya çıktığı sırada, ABD halkı, derin bir ekonomi buhranının en berbat dönemini yaşamaktaydı. Bu buhrandan sinema sektörü de nasibini almak üzereydi ve King Kong gibi külfetli, riskli bir işi stüdyolara kabullendirmek için Cooper epey ter dökmüştü. Stop-motion canlandırmaya aşina olan seyircilere hem yepyeni bir şeyle karşılaştıkları izlenimini vermek hem de tatmadıkları bir serüven duygusunu yaşatmak kolay değildi. 0 noktada Cooper'in belgesel sinemacılık geçmişi ve Willis H. O'Brien'ın sihirbazlık yetenekleri devreye giriyordu.

 

Kong, sadece yıkıp döken bir canavar olmayacaktı. Kişilik sahibiydi ve gururluydu. Güzelliğe karşı hassastı. Bir çiçeği kokladığı esnada keyfine mani olan su yılanını yere çarpa çarpa doğduğuna pişman edecekti. Yaşadığı ortamda doğal uyum söz konusu değildi. Her nedense bariz bir “paylaşamamazlık” söz konusuydu. Kendisi gibi aşırı gelişmiş (ya da evrimini tamamlayamamış) her yaratıkla kapışıyordu; çünkü sarışın bebek Ann'in (Fay Wray) cazibesi diğerlerini de mıknatıs gibi çekmekteydi. Kong, çocuksuydu da. Hasmını alt ettikten sonra onun kırık çenesiyle meraklı meraklı oynuyordu. Onun gardını düşüren ve kaçınılmaz trajik sonuna götüren de aynı merak ve hayranlık duygusu olacaktı. King Kong, teknik açıdan hayli karmaşık olsa da. düşünmekten ve kaygılanmaktan yorgun düşmüş buhran çağı İzleyicisini yormayacak, sade bir duygusal öyküye sahipti. Kasıtlı kurulmuş ve yüzeyden görülebilen basit alt metninin dışında seyircisine karşı talepkar değildi. 0 denli zorlamasız, kendiliğinden ortaya çıkmış. naif bir Formüldü ki düşperest serüven Fabrikatörleri Cooper,, Schoedsack ve senarist Ruth Rose bile daha sonra matematiksel bir tavır aldıkları için çok uzun bir süre aynı başarıyı tekrarlayamayacaklardı.

 



Kong'un büyük bir tehdit olarak ilk kez ortaya çıktığında simgelediği şey sadece hayalgücünün sınırsızlığıydı. Günümüzde istesek de onun üzerine simgeler yerleştiremeyiz. Gücünden ziyade, yalınlığı ve safkan naifliğinden dolayı tüm etiketleri silkeleyip atabilir. Fantastik sinemaya malzeme oluştururken korkutucu dev hayvanların her zaman aynı anlamsal sadeliği koruduğu söylenemez. En azından 80lere kadar durum böyleydi. Kong'u çok seven Japonlar, kısa filmler ile bir süre deneme yanılma yöntemleriyle oyalandıktan sonra, kendi canavarları Gojira’yı (Batı dünyasının bildiği adıyla Godzilla) yarattılar. Yıl 1954'ü gösteriyordu ve bu gecikmenin haklı bir nedeni vardı: Japonya iki atom bombasının yaralarını sarmakla meşguldü. Gojira kaçınılmaz olarak bir atom çağı eleştirisine dönüşecekti. Politik mesajı öylesine belirgindi ki hızla bir kültür ikonuna dönüşen Film Amerika kıtasına ulaştığında, bu eleştirilerden gocunan Amerikan stüdyoları, filmi yeniden kurgulayarak kuşa çevirdi. (Bugün ABD'de Godzilla’nın gerçek kurgusuna ulaşmak hâlâ mümkün değil.)

 

Hollyvvood  belki de yıl çekilen yerli atom çağı eleştirisi Them'in önünü tıkamak istememişti. Gordon Douglas'ın Fevkalade ciddi ve İnandırıcı felaket Filminde, atom bombası deneyleri yüzünden devasa boyutlara ulaşan karıncaların yarattığı dehşet konu alınıyordu. 70'lerin ortasına doğru felaket filmleri, başka toplumsal kaygılara bağlı olarak bir furyaya dönüşürken dev hayvanlar sadece dehşet salmak için boy gösterdiler. İlla ki bir eleştiri boyutu aranacaksa hızla gelişen sanayi dünyası hedef gösterilebilirdi; çünkü bu hayvanlar Food of the Gods (1976) ve Empire of the Ants’te (1977) olduğu gibi genellikle kökeni meçhul kimyasal atıklar nedeniyle evrimsel açıdan sapıtıyorlardı. Bu filmlerin her ikisi de bir H.G. Wells uyarlamasıydı ve yazar/yönetmen Bert i. Gordon, yaklaşık 30 filme ulaşan Godzilla tekrar çekimleri kadar olmasa da güdük bir kurdelaya yol açacaktı. Aynı nedenle, King Kong'un yeniden çevrimine cesaret edilmesinin sebebi olarak da rahatlıkla Gordon sorumlu tutulabilir. Bu akımdan akılda kalıcı çok az film çıksa da, John Sayles'in yazdığı ve metropolde dev timsah gerilimini konu alan Alligator’da (1980) olduğu gibi, doğrudan korku/komediyi hedefleyen kült örnekler aradan sıyrılmayı bildi. Aynı dönemin sonuna doğru patlayan video furyası, araklama örneklerle (rip-off) birlikte içinden çıkılmaz bir dev canavarlar cenneti yaratmıştı. Ama hem komik isimli ve gerçekten komik Gnaw (1989) hem de King Kong Lives (1986) için hoşgörü zamanları çoktan bitmişti. Sinema düşperestleri, tarih öncesi dev canavarlarla yeniden eğlenebilmek için yaklaşık bir 10 yıl daha bekleyecekler ve o noktadan sonra naiflik değil, foto-gerçekçilik ile ezici aksiyonun öne çıktığı bir tavır benimsenecekti.


 


Perdede artık her şeyin mümkün olabildiği günümüzde, Peter Jackson'ın King Kong’a ve dolayısıyla fantastik sinemanın en eski malzemesine geri dönüşü, elbetteki kişisel nedenlere de dayanıyor. Ancak bunun, insanlığın serüven ruhu peşindeki bitmek bilmeyen yolculuğun bir uzantısı olduğunu da göz ardı etmemek gerek. Peki yeni bir furya doğar mı? Jurassic Park sonrasında yeni bir Furyanın doğma ihtimali ne kadarsa, şimdi de o kadar diyebiliriz herhalde!

 

korkutucu dev hayvanlar sadece macera ruhuyla ortaya çıkmadılar. örneğin them! nükleer çağın tipik endişelerini yansıtıyordu, ama filmdeki karıncalar King Kong gibi sevecen karakterli değildiler!

Okuyuculara not: okumakta olduğunuz bu yazı Kerem Sanatel tarafından, artık yayınlanmayan Film+ dergisi için yazılmıştır. Öteki Sinema tarafından Yazar kimliği belirtilmek şartı ile kaynak olarak faydalanılması amacıyla internet ortamına aktarılmıştır.
Yorumlar (0) :: Sizin Yorumunuz :: Bağlantı

<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->
Oteki Sinema

Ana Sayfa

Arşiv

iletişim

Yazarlar

Murat Tolga Şen

Masis Üşenmez

Akuma Blade

Gülnur Karakaş

Konuk Yazarlar

Utku Uluer

Xkyoya

Çevirmenler

Angelus Novus

Mahmut Akıncıoğlu

Banner & Arts

Murat Özkan

MERAKLISINA

Avalon
Shaun of the Dead
1408
Stephen King'den The Mist
70'li Yılların Canavarları Saldırıyor
Hot Fuzz
Kıymetlendik
The Shining
This is Spinal Tap
Jjakpae - City of Violence
Bloglar geliyor!
Dante 01
Mine Mutlu Filmleri
Öteki TV yayında
Fright Night
Charlton Heston aramızdan ayrıldı...
Re Animator
Bir Yudum insan - Korku Filmleri özel
Death Note
Terminator 4
A.R.O.G Kamera arkası
Gölge E-Dergi 7. Sayı
Sweeney Todd: The Demon Barber of Fleet Street
Yetimhane - El Orfanato
Olmadı tekrar çekelim: Shutter

Gerilim Hattı

KATE-GORE

  • Afis - Lobby
  • Anime
  • Bilim Kurgu
  • Cizgi Romandan Sinemaya
  • Deli Profesorler ve Deneyleri
  • Dev Yaratiklar
  • Film incelemeleri
  • iblisler - Demonlar
  • Italyan Replika
  • Kavramsal
  • Korku Sinema
  • M Demirhan Fantastik Sinema
  • Pete Tombs Fantastik Sinema
  • Post Apokaliptik
  • Sinema Nostaljisi
  • Turk Erotik
  • Turk Fantastik
  • Turk Macera
  • Uzayli istilacılar
  • Video Freaks
  • Video Hitleri
  • Yeni cevrimler
  • Yönetmen Sineması
  • Zombiler - Mutantlar