Yıllar önce kayıp dünyaya yazdığım batman yazısı, dergi yeni sayı çıkarmadığı için rafta kalmıştı yeni bölüm gelmeden üstünden geçip görücüye sunuyorum. İyi Bayramlar Masis Üşenmez Takvimler 1989′u gösterdiğinde Batman bombası sinemalara düşmüştü. Daha ufacık bir çocuktum, hayatımda iz bırakmış filmler Star Wars ve Superman’di. Ama Batman vizyona girince herşey değişmişti. Daha önce yarasa adamla karşılaşmamış olan ben filmden kısa bir süre sonra üzerime Batman tişörtümü geçirmiş, Batman amblemli kolyemi takmış, on sekizime girince koluma Batman dövmesi yapmayı kafama koymuştum bile (neyse ki o yaşa geldiğimde çoktan vazgeçmiştim bu çocukluk fikrimden).  Peki neydi beni bu korkunç figüre bağlayan? Batman’in yenilmez olmayışı, Bruce Wayne’in hepimiz gibi bir insan oluşuydu belki de. Onda ne Superman’in doğuştan gelen güçleri vardı ne de Spiderman gibi güçlerinin sorumluluğunu zorla taşıması gerekiyordu. Bu yolu kendi seçmişti. Amacı ekonomik gücüyle yaşadığı kenti suçlulardan kurtarmaktı.  İlk filmin birçok başarılı unsuru bünyesinde topluyordu. Öncelikle Tim Burton imzası taşıması, Prince’in müzikleri, dönemin çok ilerisinde efektleri, Kim Basinger, Jack Nicholson, Michael Keaton gibi üst düzey oyuncuları, Batmobil gibi tasarımlar filmi genç yaşlı herkez için oldukça çekici kılmıştı.
 Peki daha sonra? Batman Returns (1992) yine Tim Burton imzasıyla çıktı. Birçokları için hayal kırıklığı olsa da Tim Burton sinemasına birçok yönden daha yakın bir filmdi. Dış görünümü nedeniyle ailesinden dışlanan Penguen Adam tam da Burton’ın yaratabileceği bir kötü adamdı (1990′da çektiği Edward Scissorshand de Penguen’e yakın bir karakterdir). Kedi kadını oynayan Micheal Pfeiffer’ın karizması da filmi sürükleyen etkenlerdendi. Bu iki oyuncu yer yer Batman’den çok sanki Kedi Kadın filmi seyrediyormuşuz hissi vermekte idi bize. Geçtiğimiz yıllarda çekilen Catwoman’ın gişedeki çöküşü de sanırım Batman Returns’de hafızalara kazınan Pfeiffer’ın yerine Halle Barry’i koyamamamız olmuştur.
Joel Schumaher’in koltuğu devralmasından sonra Batman’de işler çok değişti. İlk film Batman Forever (1995) Val Kilmer, Nicole Kidman, Jim Carrey gibi oyuncularıyla ayakta durmayı başarsa da Batman & Robin gişede öyle bir hayal kırıklığı yarattı ki ne Joel Schumaher ne de filmde oynayan oyuncular bir daha kendine gelebildi. Sorun tabi ki Bruce Wayne’de değil onu bir çocuk filmi formatına sokmak isteyen yönetmen ve yapımcılardaydı.
Batman & Robin faciasından yaklaşık sekiz sene sonra Batman kimsenin beklemediği bir şekilde küllerinden doğdu. Christopher Nolan’ın Batman’i çok daha genç ve derin bir karakter. Öncelikle Nolan’ın böyle büyük bütçeli bir filmde görev alması büyük riskti. Ancak senaryosuna da yardımcı olan yönetmen, Batman hayranlarına yakışacak bir filmle karşımıza çıktı.  Mekan tasarımları diğer filmlerden ayrılan Batman Begins çok daha gerçekci bir atmosferde seyrediyor. Yeni oyuncakları da karizmatik kahramanımıza çok yakışmış. Özellikle yeni batmobil yaratılırken oldukca uğraşıldığı belli.
 Batman Returns, Bruce Wayne’in çocukluğuyla başlıyor. Böylece yönetmen Tim Burton’ın Batman’ine ilk göndermeyi yapıyor. Ailesinin öldürülmesiyle kendini suçla savaşa adayan Bruce (Christian Bale) suçluların tabiatlarını anlamak için onlardan biri gibi davranır ve kendisini sonunda Çin’in ücra bir köşesinde bir hapisanede bulur. Burada bir gizli Ninja tarikatına katılan Bruce, Henri Ducard’ın (Yine Muhteşem Liam Neeson, seyrederken sürekli Qui Jin gözlerinizin önüne geliyor) hocalığında dövüş sanatlarını en ince ayrıntısına kadar öğrenir. Ancak Tarikatın yıllardır ahlaken çökmüş, yozlaşmış Konstantinapol (Fatih Sultan Mehmet’e yardım mı etmişler anlamadım, yoksa gemileri boğaza taşıyan Ninjalar mıydı?), Roma, New York gibi büyük uygarlıkların sonunu getirdiğini, böylece bir nevi güçte dengeyi yakaladıkları, şimdi de sırada kendi önderliğinde bir orduyla birlikte Gotham olduğunu öğrenince hocasına karşı gelerek Gotham’a döner. Bruce’a göre Gotham için hala bir şans vardır. Çin’de korkularıyla yüzleşen Bruce Wayne suçluları kendi korkusuyla vuracak ve Batman karakterini yaratacaktır. Ancak Gotham’ı çok büyük bir tehlike beklemektedir, Bruce Gotham’ı daha iyi bir uygarlık yaratmak için yerle bir etmeye gelen Hocasıyla karşılaşmak zorundadır. Suçla savaş ta adalet mi yoksa intikam mı kazanacaktır? … Film çekildiği yıl yapılan tüm anketlerde üst sıralarda yer alarak göze çarpıyor. Amerikada Star Wars’tan sonra ikinci, İngiltere’de ise en iyi film seçildi. Tüm Bilim Kurgu ve Çizgi Roman delilerinin seyretmesini tavsiye ederim. Yıllar sonra Batman’e yakışan bir film bulduk, yazın sinemalarımıza gelecek olan ikinci bölüm The Dark Knight’ı da merakla bekliyoruz.
|
|
Yorumlar (0) :: Sizin Yorumunuz :: Bağlantı
|
 Türk Sinemasında Çizgi Kahramanlar
Dünya
sineması, her zaman çizgi romana ilgi göstermiş, sevilen çizgi roman
kahramanları mutlaka beyaz perdeye aktarılmıştır. Bunlar arasında
Batman gibi ölmek üzereyken sinemanın canlandırdığı karakterler olduğu
gibi, X Men gibi hep popüler olan ve sinemada da bunu sürdüren
karakterler vardır. Bir de başarılı bir çizgi roman olup kötü bir
uyarlama ile sinemaya aktarılmış tipler vardır ki (Örümcek Adam, Kaptan
Amerika vb.) onlar da "kısmetsiz yapıtlar" sınıfına dahil edilebilir.
Türk sineması da yıllar
boyunca çizgi romana başvurmuştur. Özellikle 1965-1975 yılları arasında
bu, çok yoğun olarak yapılan bir iş haline gelmiştir. Yerli çizgi roman
kahramanları tarihi filmlerde rol almış, yabancı kökenli çizgi roman
karakterleri ise western ve süper kahraman denebilecek türleri
etkilemiştir.
Türk sinemasının
imkanları, çizgi roman kahramanlarını da etkilemiş, çoğu film absürd
olmaktan öteye geçememiştir. Bu filmlerin pek çoğu kaybolmuştur, oysa
aralarında nice "Dünyayı Kurtaran Adam"lar bulunabilirdi. Bu filmlerin
bir kısmı bugün zaman doldurmak için televizyonlarda oynatılsa da
dünyada epey araştırmalara konu olmuş, antolojilere girmiş, örnek
olarak çeşitli ortamlarda gösterilmişlerdir.
Örümcek Adam
İlk kez 1966 yılında
Cevat Okçugil ile Yeşilçam'a girmiştir. Ancak uzun ömürlü olamamıştır.
Örümcek Adam'ın 1973'te yer aldığı başka bir filmi ise dünya
sinemasında eşine oldukça ender rastlanabilecek bir türdendir. Üç Süper
Adam adlı filmi Fikret Uçak yönetmiş, senaryosunu Doğan Tamer
yazmıştır. Bu filmde sinema tarihinde ilk ve son kez Örümcek Adam
kötüdür. Filmde ayrıca Kaptan Amerika, Meksikalı güreşçi El Santo gibi
başka süper kahramanlar da vardır. Film, şiddet sahneleri ile doludur,
deniz motoru pervanesi ile öldürülen adamlar, biçki makinesi ile
doğranan kötüler, şişle dağlanan kadınlar vb. Film pek çok araştırmacı
tarafından "şok edici" bulunmuştur.
Kızılmaske
Yeşilçam'da aynı döneme denk gelen iki ayrı Kızılmaske filmi vardır.
Biri 1968 yapımı Tolgay Ziyal'ın yazıp yönettiği Kızıl Maske'dir. Bu
filmde Fantom, çizgi romandaki özelliklerine nispeten sadık kalınarak
sinemaya aktarılmıştır. Çetin İnanç'ın aynı yıl vizyona giren Kızıl
Maske'si ise biraz daha farklıdır. Fantom daha bir Türk'tür. Artık
macera peşinde koşamayacak kadar yaşlanan babasının elini öperek göreve
başlar, filmde yerel şiveler kullanılarak komiklikler üretilir. Üstelik
kostümü de orijinali gibi değildir. (Kıyafetin göğsünde bir "S" var.
Zaten aşağı yukarı bütün kostümlerde bir S harfi veya yarasa işareti
mevcut. Hatta bazısında ikisi birden bulunuyor. ) Filmde başka
ilginçlikler de var: Sinema tarihinin ilk ve son zenci Fu Manchu'su
gibi. Kızılmaske, Levent Çakır'ın oyunu ile 1971'de tekrar beyaz
perdede boy göstermiştir.
Red Kit
Dünya sinemasında ilk kez Türkiye'de beyaz perdeye aktarılmıştır. 1967
yılında Öztürk Serengil'in başrolünü oynadığı filmde Serengil gördüğü
bir rüyada kendini Red Kit sanır ve vahşi batıda macera peşinde koşar.
1971 yılında bu kez İzzet Günay Red Kit olur ve Dalton Kardeşleri
kovalar. 1974 yılında ise son Red Kit Aram Gülyüz'ün yönetiminde Sadri
Alışık olur. (Red Kit Atını Seven Kovboy) Batman: 1973 yılında Levent
Çakır'ın oynadığı bir filmde Batman, Yeşilçam'a ayak basmıştır. Süpermen
Yeşilçam'ın en sevdiği karakterlerdendir. Sık sık sinemada boy
göstermiş, kendisi olmasa bile adı afişlerde yer almıştır. (Süpermenler
gibi...) Süper Adam - 1971, Süper Adam Kadınlar Arasında - 1972, Süper
Adam İstanbul'da - 1972, Süpermen Dönüyor - 1979 giibi. Bunlar arasında
orijinal konuya en fazla sadık kalan Kunt Tulgar'ın Süpermen
Dönüyor'udur. Ayrıca bu filmde ilk kez Türk sinemasında bir adam
uçurulmuştur. Ayrıca bir tek Süpermen'in yetmediği filmler de vardır.
İtalyan İtalo Martinenghi'nin Erler Film ile ortaklaşa gerçekleştirdiği
bir Süpermen parodisi olan filmin başrollerini Cüneyt Arkın, Aldo Conti
ve Sal Borghese oynamıştır. Aynı İtalyan'ın bu kez Yavuz Yalınkılıç ile
gerçekleştirdiği Üç Süpermen Olimpiyatlarda ise türün en acayip filmi
olmuştur. Dağınık senaryo, anlamsız diyaloglar, kötü yönetim vb. gibi
sebeplerle film uç bir örnek olarak tarihte yerini almıştır.
Süpermen'in dişi versiyonu yok mudur? Elbette vardır: Gülgün Erdem,
Süper Kadın Dehşet Saçıyor (1972)...
Zagor
1970'de ilk Zagor,
Cihangir Gaffari ile canlandırılır. Bu Zagor'un dünya sinemasında ilk
görünüşü olmuştur. Bir yıl sonra Nişan Hançeryan Levent Çakır'ı Zagor
yapar. Kara Korsan'ın Hazineleri ve Kara Bela... Bu iki filmde Zagor
çizgi romandan aynen sinemaya aktarılmıştır. Yanında Çiko'su ve Kazma
Kürek Bill'i olduğu halde maceradan maceraya atılır. Üstelik kötü
imkanlarla, oyuncuların kişisel gayretleri ile. Bir sahnede Levent
Çakır 15 metre yükseklikte bir kuleden akrobatik hareketlerle aşağı
atlar. Bu filmlerle ilgili enteresan bir not da şu: Zagor nedense
AHYAAK yerine YİHHUU diye bağırmaktadır. (Bu filmlerde mutlaka
karakterin orijinal bir özelliği ile oynuyorlar, Yeşilçam geleneği
herhalde. Belki de yayıncının telif hakkı istemesi korkusundandır.)
Swing
EsseGesse stüdyolarının
ürünü olan Swing, bilindiği üzere ilk ve tek olarak Yeşilçam'da
sinemaya uyarlanmıştır. Filmde Salih Güney, Swing'i, Ali Şen Mister
Blöf'ü, Süleyman Turan Gamlı Baykuş'u, Gülgün Erdem ise Betty'i
canlandırmaktadır. Swing'in bu macerası çizgi romanından aynen sinemaya
aktarılmıştır. Puik bile eksik değildir.
Tarkan
1969'da çekilen BOZKIRLAR
ŞAHİNİ TARK-HAN, ilk Tarkan filmi oldu. Fatih Film'in yapımcısı olduğu
filmin yönetmeni Mehmet Arslan, oyuncuları Tanju Korel (Tark-Han),
Sezer Güvenirgil'dir. Sezgin Burak'ın film üzerinde hak iddia etmemesi
için Tarkan adı TARK-HAN şeklinde kullanıldı.
1969'da senaryosu eser
sahibi Sezgin Burak tarafından yazılan ilk Tarkan'ı Tunç Başaran
yönetti. Filmin oyuncuları Kartal Tibet (Tarkan), komedyen Morris
(Kulke), Zuhal Aktan, Sevgi Can, Oktar Durukan, Lale Belkıs, Kayhan
Yıldızoğlu, Aynur Aydan oldu. Bundan sonraki bütün Tarkan filmlerini
Mehmet Aslan yönetti. Tarkan rolünü ise her zaman Kartal Tibet oynadı.
1970'te Tarkan "GÜMÜŞ EYER" filmi çekildi. Filmde Reha Yurdakul
(Altar-Tarkan'ın babası), Eva Bender (Büyücü Goşha), Bilal İnci
(Kostok), Atıf Kaptan oynadı. 1971'de Tarkan "VİKİNG KANI" filmi
çekildi. Filmde Fatma Belgen (Atilla'nın kızı), Eva Bender (Viking
Kralının kızı), Seher Şeniz (Çin Prensesi), Hüseyin Alp (Dev Orso),
Bilal İnci oynadı. 1972'de Tarkan "ALTIN MADALYON" filmi çekildi.
Filmde Halit Akçatepe (Kulke), Zeki Alasya (Viking Kralı), Kamuran
Usluer (Atilla), Eva Bender (Goşha) rollerini oynadı. 1972'de Tarkan
"GÜÇLÜ KAHRAMAN" filmi çekildi. Filmde Hülya Darcan, Reha Yurdakul,
Halit Akçatepe, Ferhat Özsert, Suphi Tekiner oynadı. 1972'de Tarkan
"KOLSUZ KAHRAMAN'A KARŞI" filmi çekildi. Sinema araştırmacısı Pete
Tombs, Tarkan filmlerini karanlık çağlarda geçen Conan serilerine
benzetmiştir. (Şahsen ben de Tarkan'ı biraz Conan'a benzetirim. Az
konuşur, insan dostu pek yoktur, tek başına dolaşır. Ancak Conan'ın
bencilliği ve para hırsı Tarkan'da pek yoktur.)
Karaoğlan
Karaoğlan da Suat Yalaz
tarafından 8 kere filme çekilmiştir. Aslında Yeşilçam'da tarihi macera
furyasını başlatan da Karaoğlan'dır denebilir. Başlangıç 1962 yılında
"Cengiz Han'ın Hazineleri" ile yapıldı. Atıf Yılmaz'ın yönettiği filmde
başrolü Orhan Günşıray oynuyordu. Daha sonra Suat Yalaz Karaoğlan'ı
bizzat çekmeye karar verdi. Filmin tanıtımı Akşam Gazetesi'nin açtığı
bir yarışma duyurusuyla yapıldı. İki metrelik dev duvar ilanlarıyla baş
karakteri beyazperdede canlandırabilecek yetenekli bir genç arandı.
Daha önce Kaan'da başrolü oynayan Orhan Günşıray bütün iyi niyetine
karşın Kaan tipine uyamamış ve film başarısız olmuştu. Bir kısmı
gerçekten yetenekli adaylar arasından yine de aranan şartlara uygun bir
kişi çıkmadı. Suat Yalaz, filmi ne olursa olsun çekecekti ve mecburen
sanatçı çevresini taradı. Tesadüfen aradığını buldu. Kartal Tibet genç
ve yetenekli bir sinema oyuncusuydu ve inanılmaz derecede Karaoğlan'a
benziyordu. Çekimlere başlandı. titiz çalışmalar, uygun mekan arayışı,
yılanlar ve akreplerle dolu vadilerde yapılan zor sahneler... Suat
Yalaz, Karaoğlan'ın ilk çekimi sırasında ilginç olaylar anlatıyor:
Örneğin, çekimlerin Kilyos'ta yapılması teklif ediliyor. Yalaz,
Kilyos'un Orta Asya inandırıcılığını vermeyeceğini söyleyerek
reddediyor. Sonuçta ortaya çıkarılan siyah-beyaz filmlerden hepsi de
umulanın çok üstünde bir başarı sağladı. Sinema ve sevilen bir çizgi
romanın gayet güzel bir birleşimine ilk kez bu filmlerde tanık olduk.

ALTAY'DAN GELEN YİĞİT'i ikincisi BAYBORA'NIN OĞLU izledi. Reha Yurdakul
ve tüm kadro çok başarılıydı. Yine de asıl şöhret üçüncü filmde,
Camoka'nın İntikamı'nda Danyal Topatan'a güldü. Muhteşem bir Camoka
olmuştu. Hem fizik olarak çizgi romandaki karaktere çok uygundu,
üstelik onu büyük bir oyun gücüyle yorumlamıştı . Karaoğlan
filmlerinin üçü de Suat Yalaz'ın ayrıntılar üzerinde özenle durduğu
filmler olmuştur. Sonuçta ortaya gerçekten inandırıcı ve iyi filmler
çıkmıştır. Yukarıda sayılanlar dışında, Tom Braks,
Malkoçoğlu, Kara Murat gibi daha nice karakter filme alınmıştır.
Yeşilçam çizgi roman furyasından 80'lerin başına doğru girdiği krizle
birlikte vazgeçmiştir. Buna rağmen 90'larda Deli Balta gibi bir kaç
örnek de yok değildir. Kaynak - Fantastik Türk Sineması
|
|
Yorumlar (1) :: Sizin Yorumunuz :: Bağlantı
|
Bugün gayet masum görünen kimi Mandrake serüvenleri, geçmişte kaç okurun kâbuslarına girmişti acaba? Vampirella'nın keskin dişleri korkutuyor muydu, yoksa dekolte kostümünün uyandırdığı erotizm mi baskındı? "Fazla korkunç" oldukları için yasaklanan ilk çizgi romanlar hangileriydi? Tüm bu sorular ilginizi çekiyorsa, usta yazarımız Giovanni Scognamillo'yla birlikte çizgi roman dünyasının karanlıklarına dalın...
 Devingen görüntülerle endişeye, gerilime sürüklemek, korku ve dehşeti yaratmak ne denli mümkün ise aynı duyguları durağan çizimlerle yaratmak, yaratabilmek o denli uğraştırıcıdır. Korku çizgi romanlarından söz ediyoruz fakat bunlar gerçekten ne kadar korkutabilirler ve yarattıkları nasıl korkulardır. Çizim olarak kanlı görüntülerin, canavarların, yaratıkların dozunu artırabilirsiniz, en çarpıcı, en etkileyici görüntüleri ve renkleri, en gerilimli loşluk ve karanlıkları çizebilir ve çizimlerinizi usta bir kurgu ve çerçeveleme tekniği içinde hareketlendirebilirsiniz tutarlı ve etkin bir sonuca varıncaya dek ama... Korkularınız yine ve yine iki boyutlu kalır, sürükler, meraklandırır ama gerçekten korkutur mu acaba?
Çizgi romanın tarihinde korku geç gelir ama geldiğinde iyiden iyiye yerleşir, klasiklerini verir ya da korkunun klasiklerinden esinlenir. Zaman zaman da kimi ülkelerde yasaklamalarla karşılaşır. Çizgi roman ilk korkutucu heyecanlarını fantastik süper kahramanları sayesinde yaşıyor, bilinmeyenin dehşetleri ile beslenerek, Buck RogersFlash Gordon gibi kahramanları izleyerek, onlara Mandrake’yi de katarak.
Brik Bradford’un küçültülüp bir madeni paranın içine daldığında karşılaştığı dehşetler, Mandrake’nin karşına dikilip ona meydan okuyan Kara Büyücüler birer korku kaynağı oluyorlar. Nedir ki bu tür korkular ya da korku çağrışımları daha çok “macera” türlerinden ve her çeşit değişim ve değişikliğin kaynaklandığı yanılsamalardan veya kurgulardan, kurmacalardan doğmaktalar. Bu açıdan bakıldığında Tarzan’ın ve KızılMaske@’in vahşi ormanları da, tüm gizleri ve bilinmeyenleri ile birlikte bin bir çeşit korkunun kaynağı olmaktalar.
ve  | Bunların arasında 1934’te Phil DavisLee Falk’ın senaryolarına dayanan ve Davis’in ölümünden (1964) sonra Fred Fredericks tarafından sürdürülen sihirbaz Mandrake belki de klasik çizgi roman tarihinde korkutucu doğaüstü yaratıklarla en çok karşılaşan, dostu ve yardımcısı Abdullah (Lothar) ile birlikte, mücadele eden ve kötülük güçlerini –ister gizem bilgisi, ister hokkabazlıkları ile– yenilgiye uğratan kahramandır.
Metafizik korkular ve onları izleyen kanlı dehşetler A.B.D. patentli çizgi romanlarda ilk kez E.C. ComicsCreepy ve Eerie ise 1965’te yayın hayatına girerler. Korku ve özellikle dehşetin çizgi romanlara girip yerleşmesi, yasaklamaları, sansür uygulamaları atlatabilmesi hiç kolay olmuyor. Amerika’da Comics Code of Authority adı ile bilinen denetleme kurulu, daha 1953’te, Dracula çizgi romanını yasaklar. Benzer ve A.B.D. ürünü çizgi romanları yasaklayan bir önlem Fransa’da 26 Temmuz 1949 Yasası diye bilinen yasa ile uygulanır
Yukarda işaret ettiğimiz gibi 1950’de yayıncı William Gaines’ın Entertaining Comics (Eğlendirici Çizgi Romanlar) ya da E.C. yayınları üç ayrı dergi ile atağa kalkarlar: Tales from the Crypt (Mezardan Öyküler), Vault of Horror (Dehşet Kubbesi) ve Haunt of Fear (Korku İni). E.C., basitliği ve aşırılığı ile tüm bir kuşağı etkilediği ve klasikleştiği gibi, bir 30 yıl sonra ortaya çıkacak olan çiğ dehşet sineması ile ortak noktalar taşır. Her üç dergide en çok kullanılan konu ölülerin intikamıdır. Son derece ayrıntılı grafik bir anlayış ve uygulama içinde mezarlarından çıkan etleri çürümüş, gözleri oyulmuş, organları parçalanmış ölüler öçlerini tüyler ürpertici buluşlarla alıyorlar.
Yayıncı Gaines’ın “öncü” atılımları 1954’te Comics Code Authority’nin yasaklamaları yüzünden sona erer ama 1960’ların ortalarında korku ve dehşet çizgi romanı yeniden bir çıkış yapar ve devreye yayıncı James Warren girer, ilkin Creepy, sonradan Eerie ve nihayet olay yaratacak Vampirella (filmi Kâbuslar Matinesi'nde) dergileri ile, dehşete kah mizahı kah erotizmi katarak... Korku gide gide yetişkinlere yönelir ve erotizmi de beraberinde getirir.
tarafından yaratılan, yayınları ile boy gösterir 1950’de, dehşetten başka konu tanımayan ilk çizgi roman dergileri | | Marvel da az korkutmadı okurlarını... |  | Özgürleşen ve bilinçlenen Amerikan korku çizgi romanı kendi furyalarını yaratıyor, bir endüstri boyutlarına ulaşıyor ve ürünlerini çeşitlendiriyor. Uzman yayınevleri arasında daha çok süper kahramanları ile ünlenen Marvel Comics her alanda başı çekmektedir. 1973’te Marvel, E.C.’nin klasik Haunt of Horror (Dehşet İni) dergisini yeniden yayınlar ve bunu bir dizi korku çizgi romanları izler: Savage TalesTales of the ZombieVampire TalesThe Tomb of Dracula (Dracula’nın Mezarı), The Son of Satan (Şeytan’ın Oğlu) v.b...
Bu şenliğin içinde pek tabii ki geleneksel canavarlar unutulmuyor: Doktor Frankenstein’in ünlü canavarı ya da yapay insanı ilk kez 1940’ta Prize Comics dergisinde görünür, sonra da kendi adını taşıyan ve 1954-1955 yılları arasında kesintisiz yayınlanan bir çizgi roman dergisinin kapağına yerleşir. Vampir Kont Dracula ise 1952’de çizgi roman dünyasına kopmamacasına yerleşir, Esteban Maroto dahil olmak üzere birçok çizerlerin esin kaynağı olur. (Vahşi Öyküler), (Zombi Öyküleri), (Vampir Öyküleri),
Kaynak : Beyazperde.com
|
|
Yorumlar (0) :: Sizin Yorumunuz :: Bağlantı
|
|
Yazarlar
Murat Tolga Şen
Masis Üşenmez
Akuma Blade
Gülnur Karakaş
Konuk Yazarlar
Utku Uluer
Xkyoya
Çevirmenler
Angelus Novus
Mahmut Akıncıoğlu
Banner & Arts
Murat Özkan
|