 Yerden bulduğunuz bir defterin insanları öldürme gücü olduğunu anlarsanız ne yapardınız? Kendinizi suçla savaşa mı adar, yoksa kendi çıkarınız için mi kullanmaya karar verirdiniz? Diyelim ki suçla savaşmaya adadınız (ne zorun var kardeşim?), bu yaptığınızın doğru bir davranış olduğunu düşünebilir misiniz? Adaleti dağıtmak sizin işiniz mi? Yagami Light’ın seçtiği yol bu, suçlulardan arınmış bir dünya! Bunun için her şeyden vazgeçmeye hazır. Peki ama genç Yagami’nin elindeki bu güç için dünya hazırmı? Çizgi Dünyayı seviyorsanız mutlaka kıyısından köşesinden Japon manga ve animelerine de bulaşmışsınız demektir. Bazılarımızın bu türle ilgili fikirleri çizim tekniği ya da Japon dünya görüşü gibi nedenlerden dolayı pek olumlu olmayabilir. Ben de ergenlik dönemimde manga yerine DC ve marvel’i tercih ederdim. Daha sonra biraz Metin Demirhan’ın da zoru ile Japon çizgilerine bakmaya başladım. İlk başlarda kısa bir süre için (yersen) hentai tarzı (her daim cıbıl olmaya hazır hatunlar ve en manyak fantazilerde bile göremeyeceğimiz sahnelerin sunulduğu manga türü) ile giriş yapmış olduğum bu sanat, ilerleyen yıllarda ergenliğin de geçmesi ile daha olgun örneklere yönelmeme vesile oldu. Ancak ne kadar önyargılı olursanız olun, Japonların özellikle bilimkurgu ve korku türlerine yeni bir soluk getirdiklerini de unutmamak gerekir.
 Death Note ise tüm önyargılarınızdan arınıp seyretmeniz gereken bir polisiye macera. Yüksek derecede spoiler içeren bu yazıyı okumadan önce bir kez daha düşünün, ölüm tanrıları ile yüzleşmeye hazır mısınız? Son yıllarda ülkemizde de büyük fan kitlelerine sahip olan Japon animelerinin en başarılı yapıtlarından biri 2006’da başlayıp iki sezon süren Death Note (Ölüm Defteri) oldu. Tsugumi Ohba’nın yazıp Takeshi Obata’nın çizimleri ile hayat bulan uzun soluklu manga serisinden Madhouse stüdyolarının uyarladığı yapım, yirmişer dakikalık otuz yedi bölüm boyunca seyirciyi avucunun içine alıp sarsmayı başarıyor. Ölüm tanrıları yani Shinigamiler yaşamlarını devam ettirebilmek için ellerindeki ölüm defterlerine yukarıdan izledikleri insanların isimlerini yazarak öldürür ve o kişinin kalan ömrünü kendilerine katarlar. Aslında oldukça sıkıcı olan bu evrende, tek işleri gözlerine kestirdikleri insanların hayatlarını almak olan ölüm tanrılarından Ryuk monotonluğa son vermek için Dünya’ya defterini düşürür, kendi deyimi ile sadece eğlence aramaktadır ve insanlar oldukça ilginç ve eğlenceli yaratıklardır. Kara kaplı, üzerinde sadece Death Note yazan defter Japonya’nın en zeki lise öğrencilerinden biri olan Yagami Light’ın eline geçer. Light defteri açtığında şu satırlarla karşılaşacaktır;
Her fani bir gün ölümü tadacaktır!( bu da benden yanlış anlaşılmasın ) Ölüm Defteri Kuralları: Bu deftere ismi yazılan insan ölecektir. Ölmesi istenen kişinin ismi yazıldığı sırada yüzü akla getirilmelidir. Aynı isme sahip insanların zarar görmemesi için bu gereklidir. İsim yazıldıktan 40 saniye içinde ölüm nedeni girilebilir. Eğer herhangi bir neden belirtilmemişse kişi kalp krizi sonucu ölecektir. Ölüm nedeni belirtildikten 6 dakika 40 saniye içinde detaylar yazılabilir. Önce defterin başında yazan bu kurallara pek bir anlam veremeyen Light, çocukça bir şaka olduğunu düşündüğü defteri denemek için haberlerde gördüğü bir rehine olayının suçlusunun ismini deftere karalar... Tam ümidi kesip defteri atmak üzere iken ekranda birden rehinelerin koşarak uzaklaştıkları görülür, az sonra detaylar geldiğinde Light ufak çaplı bir şok yaşayacaktır. Haberlere göre suçlu strese dayanamayıp kalp krizine yenik düşüp oracıkta ölmüştür. Gerçeği ise şimdilik sadece Light bilmektedir. Elindeki gücün farkına varan Light birkaç gün içinde yüzlerce suçlunun kalp krizinden ölmelerine neden olacaktır. Artık dünyaya yeni bir düzenin getirilmesi gerekmektedir ve kendini kurtarıcı olarak görmeye başlayan Light tüm suçluları yeryüzünden silerek pir-u pak bir dünya yaratmak için kolları sıvar. Ancak bu düşüncelerle boğuşurken Light’ın karşısında Ryuk belirir. Kendisine yol gösterici olacak ve yazılı olmayan kuralları öğretecek olan eğlence arayan bu ölüm tanrısı defterle teması olmayan insanlar tarafından görülemez. Ryuk elma yemek gibi dünyevi tatlara alışırken – ki bir ölüm tanrısı için uyuşturucu gibi bir etkisi vardır – Light da son hızla defterin sınırlarını keşfetmeye başlayacaktır. Otoriteler ortada ilginç bir durum olduğunun farkındadır, ne kadar suçluların kalp krizi sonucu ölmeleri halk tarafından mutlulukla karşılansa da Internetional Police Organization (IPO) çok zeki bir seri katille karşı karşıya olduklarını anlar ve olayla ilgilenmesi için dünyanın en iyi dedektifi olan L’ye suçluyu yakalama görevini verir. Gizemli bir kişilik olan L’nin yüzünü ve gerçek ismini sadece dostları bilmektedir. Halk tarafından Kira (Killer yani katilden türetilmiş) adı verilen gizemli suçluyu bulmak için kolları sıvayan L, ilk hamlesinde öyle bir oyun oynar ki, bütün dünya Kira’nın gerçekten var olduğunun farkına varır. Nasıl suçluları ortadan kaldırdığını anlamasa da L, küçük akıl oyunları ile yavaş yavaş hedefine doğru ilerlemeye başlar. Ancak rakibi de boş değildir. Light, L’in zekâsına hayran kalmıştır, ancak dünyayı kötülüklerden arındırma projesini sekteye uğratabilecek herkes onun için düşmandır. Artık L’in de dediği gibi “ Kim önce hareket ederse o kazanır. “ Light için L’in yüzü ya da gerçek ismi öldürmek için yeterlidir, ancak bu bilgilere ulaşmak sandığından çok daha zordur.  İki satranç oyuncusu gibi birbirlerinin adımlarını tahmin etmeye çalışan iki düşman,maskelerini düşürmek için sürprizlerle dolu çeşitli stratejilerle birbirlerini mat etmeye çalışacaklardır. En güzel tarafı da seyircinin bu ikili arasında taraf tutmasını istemeyen anime bizi bir Light’ın bir L’in beynine sokarak objektifliği korumamızı sağlar. Kim kazanırsa kazansın kaybeden bir şekilde Dünya olacaktır. Müzikleri, senaryosu ve çizim kalitesi ile diğer animelerden ayrılan Death Note, “Yetenekli Bay Ripley” tarzı bir olay ağının ortasına bizleri çekiyor. Bu polisiye roman serisi suçlunun bakış açısı ile olaylara yaklaşması ile yeni bir akım yaratmıştı. Death Note da bize aynı tadı veriyor ve en az onun kadar başarılı bir olay örgüsüne sahip.
Suçlu ile kendini yakın hissetmek kimi zaman seyirci ve okuyucu için fazla sevilen bir durum değildir, hele de gençleri hedef alan bir yapımda bu durum biraz da tehlikeli olabilir. Durumun korkunçluğunu anlatabilmek adına iki örnek verebilirim. Birincisi Belçika’da yaşanan bir cinayet olayında cesedin yanında bulunan iki notta “Watashi wa Kira dess” (Ben katil Kira) yazıları bulunmuş ve olay henüz aydınlatılamamış. Konu ile ilgili ayrıntılı bilgiye http://en.wikipedia.org/wiki/Manga_Murder sitesinden ulaşabilirsiniz. Amerika Virginia’da bir lisede ise bir kişinin sınıftaki öğrencilerin adlarını kendi yaptığı sahte bir ölüm defterine yazdığı anlaşılmış. Çin’de de öğrencilerin ruhsal ve fiziksel sağlıklarını etkilediği için hükümet tarafından Ölüm Defteri sansürlü yayınlar kapsamına alınıp yasaklanmış durumda. L karakterinin devreye girmesi ile seyirci ikilemde bırakılıyor. Bir tarafta adalet için savaşan bir detektif, diğer tarafta sadece suçluları öldüren bir katil. Detektif L’in o garip alışkanlıkları... Daha ilk gördüğümüzde bu çocuk hal, tavır ve duruşu ile bizleri etkilemeyi başarıyor. Light’ın burnu havada, yakışıklı, kendine bakan, megaloman ve antipatik karizmasına karşın L son derece kırılgan, naif ve sıcak bir yapıya sahip. “Birdy” filminde Matthew Modine’in kuş gibi tünediği sahnelerden etkilendiği belli olan L, kambur oturmasının konsantrasyonunu %40 arttırdığını iddia ediyor. Şekerlemelere meraklı, çocuk ruhlu bu zeki yaratık her hareketi ile de diğer karakterlerden ayrılmayı başarıyor. Ayrıca senaryonun da kendisine torpil geçmesi sonucu her vurucu diyalog da L’den geliyor. Tabi Light da hiç altta kalan bir yapıya sahip değil. L’in yine dediği gibi “Kira kaybetmekten nefret eden bir çocuk, nereden mi biliyorum? Çünkü ben de öyleyim!” Manga ve Animeleri dışında, seri bir romana ve iki de Japon yapımı filme sahip. Japon sinemalarında oldukça iyi bir gişeye ulaşan filmler üçleme olmak için de gün sayıyor. If İstanbul kapsamında Türk sinemaseverleri ile de buluşacak olan proje ne yazık ki iyi modellenmiş ölüm tanrılarıyla bile seyredilmeyi hak etmiyor. Öncelikle oyunculuklar yerlerde, çekim tekniği etkisiz ve konular çok kısa geçilmiş. Birinci film animelerin birden dokuzuncu bölümlerine kadar işlerken, ikinci filmde yirmi beşinci bölüme kadar geliyoruz. Üç beş dakika daha uzatsalar otuz yediye de ulaşırlarmış sanırım. Ancak güzel bir haber üçüncü bölüm efsanevi Japon korku filmi yönetmenlerinden, “Ringu” ve “Karanlık Sular”’dan tanıdığımız Hideo Nakata imzasını taşıyor. Hollywood’a yaptığı filmler dışında, Japonca çektiği tüm filmleri bir başyapıt mertebesine ulaşmış Nakata’nın bu projeye katılması beni sevindirdi doğrusu. L: Change the World adlı son bölümü seyretmek sanırım ayrı bir zevk olacak. Tabii Nakata korku öğesi olarak yine etrafa beyazlar içinde, saçları yüzlerini örtmüş çıplak ayaklı küçük kızlar salmaz umarım. Death Note ile ilgili siteler: http://deathnote.viz.com http://jump.shueisha.co.jp/deathnote http://www.animenewsnetwork.com/encyclopedia/anime.php?id=6592 http://en.wikipedia.org/wiki/Death_Note Masis ÜŞENMEZ
|
|
Yorumlar (1) :: Sizin Yorumunuz :: Bağlantı
|
"İnsanı insan yapan düşünebilmesi değil, hatırlayabilmesidir" dedirten , hakettiği değeri görememiş bir başyapıt...
Yazan : Akuma Blade Dünyanın sonu temalı senaryoları bugüne dek en az binlerce kez gördüğünüze eminim. Farklı olan çok azını gösterebilirdiniz. İşte A Wind Named Amnesia da bunlarından farklı olanlarından birisi... A Wind Named Amnesia , özellikle vurgulamak istiyorum bunu , değerine geç farkına varabildiğim için ciddi şekilde üzüldüğüm özgün yapımlardan biri...Tam bir giriş yapabilmek için yorumdan önce Spoiler vermeden biraz senaryodan bahsetmem gerekecek.Ama değinmeden geçemeyeeceğim bir konu daha var ki o da eski denebilecek bir tarihe ait bu yapımın 2003'ün -bence- en iyi filmi olan 28 Days Later'e olan ambians benzerliği (konu veya konunun ilerde aldığı değil , yanlış anlamayın), aradaki neredeyse 15 yıla varan zaman farkını ve 1990 yılının imkanlarını önümüze koyduğumuzda ister istemez yapıma olan bakışımızı yoğunlaştırmak zorunda hissediyorsunuz. Olaylar sıradan bir günde yaşanan ve dünyayı sonsuza dek değiştirebilecek birdizi sıradışı olaylar zinciri ile ilgili... Olaylar günün birinde ansızın bir rüzgar esişi ile tüm insan ırkının bilincinin silinmesi ile ilgili. (Zaten "Amnesia" da Latince'de "unutuş" anlamına geliyor) Sıradan bir rüzgar gibi... Ama rüzgarla aynı anda yayılan bir tür mikro dalga sinyali rüzgarın esişinden sadece birkaç saniye sonra insanlığın milyonlarca yıldır sahip olduğu tüm bilinçsel birikim , hiç hatırlanmamış ve asla hatırlanmayacak kayıp bir rüya şeklinde silinip gitmiştir.Unutuşun rüzgarı belki bir dalı bile kırmamıştır ama insanlara olan etkisi tek kelimeyle yıkıcı olmuştur.Seyir halindeki uçaklar düşer , hareket halindeki tüm araçlar kaza yapar , daha az önce en ufak bir gelecek korkusu taşımayan insanlar 3 yaşındaki bir çocuktan daha ilkel ve hafızasız hale gelir : Dünya artık hiç olmadığı (ve olamayacağı) denli kötü görünmektedir.Ama en kötüsü daha başlamamıştır. Birkaç gün sonra olayın yıkıcı etkisi daha da belirgin olmuştur (Hoş , gerçi bunu algılayabilecek pek kimse de yoktur ya!) , bilinçsiz insan sürüleri bir lokma ekmek için birbirini parçalarken aç sırtlanlardan farksız hale gelmiştir.Elektrik yok , telefon yok , su yok , benzin yok... Her yer alevler içinde yanmakta. Gece sokakları ise bilinçsiz ölümün serseri mayın gibi kol gezdiği bir yer artık.Kötü mü? Hayır , hala en kötüsü değil. Amerikan hükümetinin olası bir topyekün kitle imha saldırısı sırasında yada pilotları öldüğünde harekete geçmek üzere programladığı ve casus uydularla desteklenen otomatik savaş Mecha'ları yollarda kol gezmekte, karşılarına çıkan herkese ve herşeye ateş açmaktadırlar. Bunlar basit birer robot değildilerler , parçalandıklarında kendi kendilerini buldukları uygun parçalarla tamir edebilmekteler ve ölümcül bir takip içgüdüsüne eşdeğer bir programlamaya sahipler. Ve dahası, artık programı durduracak bir yer yada kişi kalmamış durumda. En kötüsü mü? Hayır , hala değil... Kitlesel hafıza silinmesi olayından bir haftadan kısa süre sonra, California'da bilinçsiz halde hergün başka mekanda sabahlayıp vandalca ev yağmalayarak hayatta kalmayı başarabilmiş esas oğlanınız (yani Wataru) birgün yine bilinçsiz halde dolaşırken bilmeden California'daki gizli bir üsse girer (Galiba "Edwards Stratejik Hava Komutanlığı" üssü) ve üssün etrafında dolaşan "prototip" bir canavarın saldırısına uğrayıp ESP ("Extra Sensory Perception" = Duyular üstü algılama) güçlerine sahip "bilinçli" bir genç tarafından kurtarılır.Adı Johhny'dir ve gizli deneysel projeler kapsamında zihinsel güçleri özel olarak geliştirilmiş bir kobaydır : Johhny anomali sırasında tedavi altında olduğu sırada çıkan unutuş rüzgarından normaldışı bir zihinsel yapıya sahip olduğu için etkilenmemiştir.Unutuş rüzgarıyla bilinçsizleşen personelin olmadığı üste tek başına yaşamaktadır ve üsteki zihinsel işlem frekansını değiştiren cihazları kullanarak Wataru'nun zihinsel düzeyini ve bilincini kademeli olarak arttırmayı başarır.Wataru'nın bilinçsel arayış yolculuğu için Johhny ile karşılaşması onun ilk adımları olmuştur. Johhny adeta insanlığın sahip olduğu tek bilinç sahibi insan olarak gördüğü Wataru'yu bilinçlendirip eğitmeye başlar : Konuşmayı ve kendini anlamlandırmayı...Sonra tabiatı , yıldızların yerini , silah kullanmayı ve daha birçok şeyi daha... Johhny'nin Wataru'yu eğitirken gösterdiği özen , sürüsünün hayatta kalan tek üyesi olan bir kurdun tek yavrusunu yetiştirmesinden farksız bir "bilinç kardeşliği" düzeyine doğru giderek yaklaşmaktadır.Sonra... Geçirdiği bir dizi ağır beyin ameliyatlarından ve anomali sırasında üzerinde çalışılan tıbbi müdahele tamamlanmadığından olsa gerek , Johhny'nin günlerinin sayılı olduğunu öğrenir Wataru. O'nun da gidişinden sonra artık iyiden iyiye bu çılgın dünyada tek bilinçli insan olarak kaldığını hissetmektedir ama içindeki bir umut parçası hala başka bilinçliler olabileceğini söyler.Artık masumiyetini yitirmiş topraklarda yola çıkar , tek amacı hala insanlığını kaybetmemiş , hala "hatırlayabilen" başka insanlara rastlayabilmektir. Onları bulacaktır da... Ama nasıl? ------------------------------- Buraya kadar anlattıklarım , yaklaşık 80 dakikalık hikayenin ilk 15-20 dakikasına yakın bir kısmı... Haliyle artık prologu geçip yoruma başlayabiliriz.A Wind Named Amnesia , tek kelimeyle anlatmak gerekirse çarpıcı bir yapım.Gerçeği adeta en soğuk tarafından alıp kaburganıza çarpıyor.Fantezi bir zamanda (1999 Amerika'sı) geçiyor olmasına karşın kurgu çok etkileyici... Yapımın 1986-1990 jenerasyonuna ait OAV yada Movie'lerde de -ve nadir kimi başka yapımlarda olduğu gibi- sert ve acımasız gözlem özelliğini saymazsak bu eserin en göze batan niteliği kuşkusuz farklı birçok türün özelliklerini aynı anda barındırması olsa gerek : Dram , bilimkurgu , post apokaliptik , distopya , gerilim ve hatta Mecha ; neredeyse her türden birşeyler bulmak olası... Ama herşeyden ötesi bu yapımın uygarlık yada bilinçsel varlık üzerine sunduğu tezler olsa gerek diye düşünüyorum.A Wind Named Amnesia'da (yada buna benzer sert yapımlarda) sokaklarda vandalca birbirini boğazlayan bilinçsiz insanları görünce ister istemez tırsıyorsunuz , ama tüm bu şeylerin nedeninin kitlesel bir "cinnet" değil de kitlesel bir "hafıza kaybı" olduğunu öğrenince kendinize şunu sormadan da edemiyorsunuz : Ya gazetelerin hergün gördüğümüz 3. sayfa haberleri? Yoksa acaba biz de mi tıpkı tüm dünya insanlarıyla birlikte kitlesel düzeyde ve yavaş yavaş bilinçsizleşiyoruz diye? Yada 28 Days Later'de de dendiği gibi : "Ya bir avuç kalmış biz son bilinçli insanlar da bu cinnet salgınına kapılırsak? Belki , ya son bilinçli insanların da kaybedilmesi 'insanlığın öze dönüşünün' tamamlanmasıysa?" Gerçi "A Wind Named Amnesia" ile ilgili internette zaten kıt olan kaynaklarda bu yönde birşeye rastlamadım ama biosferden soyutlanmış , prototip şehir Eternal City'de yaşanan olaylar bana "pulp" bilimkurgu kültlerinden "A Boy & His Dog" ve de Jean Luc Godard'ın ölümsüz filmlerinden "Alphaville" 'yi anımsattı.Alıntı demek istemiyorum ama filmin -sanırım 50'ci dakikasından itibaren- ortaya çıkan bu yeni tema (Aldous Huxley'in Brave New World'ünde betimlediğine benzer , sahte bir "kusursuz mutluluk" dünyası ve bu mutluluk dünyasında tuzağa düşmüş insanlar...) bu filmlerdeki temalardan yararlanılarak çok iyi bir dizi yoruma sahip şekilde kurgulanmış.Doğrusu son derece başarılı bir sinematografi çalışması denebilir. Herşeyi hazırlanmış şekilde kıyamet sonrası dünyaya tekrar yaşamı verecek, dünyadan bile yalıtılmış şehir Eternal City sadece 2 kişiyi kullanarak tüm işlevlerini yerine getirmesi etkileyici.Buna karşın asıl şaşırtıcı olanı, Eternal City'deki bilgisayarın "kullandığı" insanların kendisinden ayrılmasını önlemek için beyin dalgalarıyla oynayarak onlara sürekli birkaç farklı kişilik ve hafızaya ait şablonlar yüklemesi oluyor: Ki bu da onların Sonsuz Şehir'i asla uzaklaşmamaları gereken bir görevin parçası olduğuna inandırıyor, ve haberleri bile olmadan bu programı yerine getiriyorlar. Averaj 120 yıllık ömür sunan bu şehir onları kuklaları haline getirmiş durumda ve ana bilgisayarın yeni kuklalara ihtiyacı vardır. Wataru'nun bu teklife verdiği cevap ise mükemmel geleceği yaratmak için hazırlanan şehrin teorik olarak iflas ettiği yer olur. Dışarıdan gelen etkileşim kuklaların bilinçaltını uyandırır ve bu da onların kişiliği için gerçek bir çöküştür. Film, MADHOUSE imzalı. Boogiepop Phantom'dan Perfect Blue'ya dek birçok önemli işin arkasındaki stüdyodurlar. Aynı zamanda senaryoya da katkıda bulunan yönetmen Kazuo Yamazaki'yi -bence- gerçek birer klasik olan Argento Soma, Maison Ikkaku, Infinite no Ryvius ve Kidou Senshi Gundam gibi projelerden tanımanız mümkün. Senaryodaki bir başka isim, Yoshiaki Kawajiri'yi ise Ninja Scroll, X, Vampire Hunter D Bloodlust, Metropolis, Memories, Cockpit gibi önemli projelerden tanıyabileceğiniz bir isim. Filmin sonlarına dek her sahnesine 1990'ların başlarında dek uzanan post apokaliptik B filmlerinin orjinal anlarını hatırlatan buluşlar serpiştirilmiş. Zaten Kawajiri kendisini 80lerin bu jenerasyonunun büyük ustası John Carpenter'in bir hayranı olarak nitelemekte...  Filmi izleyişimin üzerinden yaklaşık 5 yıl sonra elime geçen bir kitap : The Cell olaylarla büyük benzerlikler taşıyor. Stephen King'in bu kitabı dünyanın her yerindeki açık cep telefonlarının aynı anda yolladığı bir frekans ve bu frekansın insanların beyinlerindeki hafızaya dair kısmı formatlayarak tamamen ilkel içgüdüler haricinde hiçbirşey olmaksızın etrafa dağıtması sonrasında oluşan kıyamet atmosferini yansıtıyordu (A Wind Named Amnesia'dan farklı olarak Stephen King, filmin başında bunun kontrolden çıkmış bir tür "terör" saldırısı olabileceği bir iddiaları karakterlerin aklından geçirtse de yine Anime ile benzer şekilde; insanları aslında neyin formatladığı ve sonuç kısmında insanların hafızalarını geri kazanıp kazanamayacakları da belirsiz bırakılmış) Yine de Stephen King nispeten bu Anime'yi hiç izlememiş bile olabilir, zira kitabın ortalarından itibaren kitap bir başka eski Stephen King kitabı The Stand'ın tarzına kayma yapıyor. Çoğu Anime'de kontrolsüz şekilde kullanıldığı için göze batan imkansız durumlar veya şiddet sahneleri (ve hatta filmi tek başına bile mature kategorisine kaydıran nudity kullanımı) bu Anime'nin akışı içinde pek de göze batmamakta. (Zira göze batan şekilde kullanımlarını oldukça farklı isimler altında, fazla sayıda görmüşümdür , kişisel yorumumu açıkça söyleyebilirim ki film bu tip şeylerin dozunu daha da arttırmaya ihtiyap duyacak bir şablondan değil) Fakat filmin 3/2'si geride kaldığında ilginç şekilde mistisizme kayması ki o ana dek zihnimizde biriken soruların yanıtlarını bulmamıza engel oluyor. 
Yapılabileceğim tek negatif eleştiri, Sophia'nın filmin sonunda Wataru ile birleşmesinin herhangi bir metafor içermeyen bir "seyirciye sahne" olması ve de filmin sonunda 2 dünyanın (belki Cennet , belki de Araf , belki de hiçbiri değil) birbirine birleşmesinin filmde o ana dek gördüğümüz olaylara gerçek manada bir sonuçlandırma olmaması. İnsanlar hafızalarını alacaklar mı, yoksa "insanların o ana dek vardıkları nokta sonsuz gücün öfkesi o kadar büyük oluyor ki insanların hafızalarını almasını sonra o bile sağlayamıyor" düşüncesi mi doğru? Film işte o kadar belirsiz bir noktada bitiriyor son sözlerini...
Umarım başka izleyenler de vardır. Aslında A Wind Named Amnesia'nın sadece bu birkaç paragraftan da öte derin anlamlar olduğu da söylenebilir.Belki de bu yazıda çok azı yakanabilmiştir, ben bile tam ifade edemiyorum. A Wind Amnesia bakış açısına göre, ister bir yol hikayesi ister insanlığın geleceğine dair post apokaliptik bir bakış olarak algılansın , hatta bakış açısına göre tribüne oynayan başırız bir deneme olarak küçümsensin ; yine de her Animesever tarafından izlenmesi şart 10 yapım arasında yeraldığını düşünüyorum.Belki biraz heyecanlı bir yazı , biraz da sübjektif bir sonuç bu 5 yıl önce izlediğim bu filme dair hissettiklerim ama yine de bu yapımı izledikten sonra ne kadar yazsam da çok az şey hissettiklerimi yansıtabiliyor.
|
|
Yorumlar (0) :: Sizin Yorumunuz :: Bağlantı
|
 Kime sorarsanız sorabilirsiniz : " Osamu Tezuka..." derseniz alacağınız cevap " Astro Boy..." veya " God of Manga..." ile başlayan bir cümle olacaktır.Fakat şaşırtıcı şekilde bu yazıyı yazma sebebim Astro Boy yada Tezuka'nın Manga'yi amatör bir ifade alanından komple bir sanayii alanı haline getirişinin temellerini atışı değil : Bu başarısının arkasındaki en sessiz mucize olan Black Jack... Evet , Osamu Tezuka gerçekten de Manga Tanrı'sı lakabını hakediyor , ama bunu uygun görüşümün nedeni kesinlikle BlackJack... Tek bir Movie'den bu kadar etkilendiğim çok az yapım var , bunda BlackJack'de emekli bir doktoru bile ağzını açık bırakacak derinlikte yöntem açıklamalarına yer verilmiş olması , bir diğeriyse az farkedilir olsa da Dr BlackJack karakteri yoluyla zaten hayranı olduğum Trevanian'ın Shibumi romanına çok iyi gönderme yapılmasının payı benim için büyük... Neyse , konuya geçelim : BlackJack aslen bir doktor , fakat meslektaşları ona hem hayranlar hem de korkuyorlar çünkü yapılabilecek tek tabirle "erişilemez" düzeyde , yaşayan efsane bir doktor : Lisansı , kayıtlara alınmış hiçbir eğitim geçmişi olmadığı halde kendi geliştirdiği kişisel ameliyat tecrübeleri ve mükemmele yaklaştırdığı esrarengiz tekniği sayesinde en umutsuz görülen birçok vakayı halledebiliyor.Astronomik ücretlere çalışıyor , buna karşın sunulan ücret ne kadar yüksek olursa olsun her vakayı kabul etmiyor , bazen şaşırtıcı olsa da bazı vakalardaysa -çoğunlukla %1 bile umut olmayan vakalar- tıbbi operasyonu yaptıktan , ve başarılı olduktan sonra bazen ödenen ücret ne kadar yüksek olursa olsun yapılacak ödemeyi kabul etmeyebiliyor ve geldiği yere gidiyor.Geçmişi belirsiz bu adamın değer verdiği tek şey ise : 1- üvey kızı Pinoko 2- sakin ve sade (kısaca "şibumi" tarzı) bir hayat sürdürebilmek... Birgün yaşadığı sukunet esrarengiz bir kadının telefonları ile bozuluyor.Kadın ona halletmesini istediği bir dizi vaka olduğunu , yardımını istediğini söylüyor ve 20 000 000 $ sunuyor fakat telefon numarasından başka bir not bırakmıyor.Dr BlackJack insiyatif kullanıp onu reddedince bir süre sonra kızı Pinoko kaçırılıyor.Kadının , devasa bir ilaç holdinginin en yukarısındaki isimlerden olduğunu , fakat parayla bile halledilemeyecek gibi görünen bir problemi halletmesi için bunu yaptıklarını öğrenince şirketin düzeltmeye çalıştığı problemi öğrenmek (ve çözmek üzere) Joy adlı bu esrarengiz kadının işini halletmek üzere anlaşmayı kabul ediyor.  Fakat problem o kadar da basit değil... Kökleri çok derinlere iniyor ve bu yüzden çözülmesi imkansız görünmekte : Kısaca özetleyelim - Manga'nın (ve de OVA'nın) anlattığı gelecek tablosunda bu olayın meydana gelişinden (yani Pinoko'nun kaçırılışı ve Joy'un ortaya çıkışından) 8 yıl önce aniden , hiç hesapta yokken Super Human = "Kyouka Ningen" (Gundam serilerindeki Newtype fenomenine benzetebilirsiniz) denilen üst insani gelişim dalı türemiştir.Normal insanlardan hiçbir görünür farkı olmayan bu insanlar atletizmden sanatsal çalışmalara kadar her alanda normal insanların kapasitesinin çok üzerinde sonuçlar üretmekte , ortaya çıkan sonuçlar tüm bilimadamlarını hayretler içinde bırakmakta , insan vücudunun sınırları yeniden tartışılmaya başlanmıştır.Dünya üzerindeki Süper İnsan sayısı 1230 olarak tahmin edilmektedir fakat asıl şaşırtıcı olan bu özelliğin genetiksel bir kod yada bir mutasyon değil tamamen tahmin bile edilemeyen şekilde ortaya çıkmasıdır.  Bir gün hiç hesapta yokken bu yeni neslin tamamı hastalanmaya başlar.Vakalar 3-4 gün içinde acınası şekilde ölmektedir ve bu durdurulamamaktadır.Joy'un şirketi bu esrengiz olayın kaynağı olduğundan (SPOILER! : Dünya dışı sporların denetime tabii tutulmadan ilaç haline getirilmesi ve birçok kişi üzerinde gizlilik anlaşmasını kabul etmesi şartıyla onlar üzerinde denenmesi) gizli bir araştırma birimi tutar ve yüzlerce doktoru bu sorunu çözmesi için görevlendirir.Fakat sonuç alınamaz.Dr BlackJack'ın gelişi ile olaylar Orta Doğu çöllerine dek uzanan bir komplo zincirinin açığa çıkması ile çözümlenebilecektir.  Kusursuza yakın bir komplo ağı , ölümcül bir gizlilik ve ötesi... Striker Manga'sını hatırlatır tarzda , fakat ondan çok daha iyi ve özgün bir alternatif dünya kurmuş çok güzel bir Manga uyarlaması , bir kez izleyenlerin tekrar tekrar izlemeye doyamayacağına inanıyorum.Kurulan yapı çok derin , kullanılan tıp ve adli kriminiloji tekniklerinin gerçeğe yatkınlığı için sırf bir tıbbi danışma departmanı kurulmuş düşünün artık.Görsellik ve diyaloglardaki yazım ustalığı da eklenince BlackJack'i Tezuka'nın kariyerindeki yapımlar arasında "Galaxy Express 999'dan sonraki en iyi çalışma" ünvanını vermek haksızlık olmaz diye düşünüyorum. Eğer izlediğiniz bir Anime'den aksiyon , şiddet , komedi yada benzeri bir zaafınız olan bir tad beklemiyor , sadece ve sadece benzersiz bir roman tadı alabileceğiniz bir tecrübe arıyorsanız BlackJack size bunu fazlasıyla veriyor. Yazan : Akuma Blade
|
|
Yorumlar (0) :: Sizin Yorumunuz :: Bağlantı
|
|
Yazarlar
Murat Tolga Şen
Masis Üşenmez
Akuma Blade
Gülnur Karakaş
Konuk Yazarlar
Utku Uluer
Xkyoya
Çevirmenler
Angelus Novus
Mahmut Akıncıoğlu
Banner & Arts
Murat Özkan
|